AVRUPA
BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLERİN HAZIRLIK SORUŞTURMASINA ETKİSİ*
(The
Influence of the relationship between Turkey and European Union
on the Turkish Preliminary Criminal Investigation)
ÖZET:
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olma yönünde siyasi iradesini
ortaya koyması, her alanda olduğu gibi polis (veya jandarma) tarafından
yürütülen hazırlık soruşturmasının da Birlik standartlarına uyumu
ihtiyacını gündeme getirdi. Geride bırakılan yıllarda hazırlık soruşturmasını
düzenleyen normlarda reform niteliğinde değişiklikler yapıldı. Bu
yasal değişikliklerin yapılmasında Türkiye'nin Avrupa Birliğine
üye olma iradesinin etkisi sözkonusumudur? Bu sorunun yanıtı olumlu
ise, anılan yasal değişikliklerle Avrupa Birliği normlarına uyum
gerşekleşmiş midir, yoksa ek yasal değişikliklere ihtiyaç duyulmakta
mıdır?
1- GİRİŞ
Bu
çalışmada, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne entegre olabilmek amacıyla
hazırlık soruşturmasını düzenleyen normlarda yaptığı veya yapması
gereken değişiklikler üzerinde durulacaktır. Önce, konunun daha
iyi anlaşılabilmesine olanak sağlamak üzere, fazla ayrıntıya girmeden,
bazı ön bilgiler verilecektir.
Avrupa
Topluluğunun oluşturulmasına yönelik ilk adım 18 Nisan 1951 de imzalanan
Kömür ve Çelik konusundaki Paris Antlaşması ile atıldı. Topluluğun
bu ilk Antlaşmasının ilgi odağı "bireyler" den ziyade
"halklar" olduğu için temel hakların korunmasına ilişkin
özel bir hükme yer verilmedi, genel olarak insan haklarına değinilmekle
yetinildi. Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran, 25 Mart 1957 de
imzalanan Roma Antlaşmasında da benzer bir yaklaşım sergilendi.
5
Nisan 1977 tarihli ortak Bildirge'de Avrupa Topluluğu'nun kurumları
(Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon) yetkilerini kullanırken
temel haklara saygı gösterecekleri hususunda kendilerini bağladılar.
Böylece "temel haklara saygı" Avrupa Toplulugunu oluşturan
unsurlar arasında yerini aldı. Sonraki yıllarda, Toplulugun dış
politikasında da "temel haklara saygı" önemli bir faktör
haline geldi. Topluluğa üye devletlerin dışişleri bakanları 21 Temmuz
1986 tarihinde Temel Haklar Deklarasyonunu yayınladılar. Bu Deklerasyonda
temel haklara saygının Avrupa'daki işbirlişinin köşe taşlarından
biri olduğu, üşüncü ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesinde ve yardımların
dağıtılmasında temel haklara saygının özellikle dikkate alınacağı
belirtildi. Bu husus 29 Haziran 1991 de Avrupa Zirve'sinin yayınladığı
bir bildiriyle de en yüksek düzeyde teyid edildi. 28 Kasım 1991
de Konsey, temel haklara saygı bakımından gösterdikleri performansa
göre yardım alan ülkelere farklı uygulamalar yapılmasını karara
bağlamıştır. Netice olarak, Avrupa Topluluğunun temel haklara verdiği
önem her geçen gün artmaktadır. İlk Topluluk Antlaşmalarında vurgulanmayan
"temel haklara saygı", günümüzde Avrupa Topluluğunu oluşturan
önemli bir unsur olarak karsımıza çıkmaktadır.
Türkiye'nin
Avruşa Birliği'yle (o zamanki ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluşu'yla)
ilişkileri 31 Mayıs 1959 tarihinde ortaklık başvurusunda bulunması
ile başladı. 12 Eylül 1963 tarihli Ankara Antlaşması, 1973 tarihli
Katma Protokol ile devam etti. 12 Eylül askeri müdahalesi ile birlikte
ilişkiler AB tarafından askıya alındı. Türk işcilerinin 1 Aralık
1986 tarihinden itibaren Avrupa Birliğinde serbest dolaşımını öngören
Protokol hükmü Avrupa Birliği Bakanlar Komitesince yürürlüğe konulmadı.
İlişkilere yeni bir ivme kazandırmak amacıyla Türkiye 14 Nisan 1987
tarihinde tam üyelik başvurusunda bulundu. 1988 yılında yayınlanan
Walter Raporu Türkiye'nin temel haklar alanında bazı gelişmeler
kaydettiğini tesbit etmekle birlikte temel haklar aşısından Türkiye'deki
durumu tatmin edici bulmadı.
Birliğin
gerek kendi iç işlerinde gerekse üçüncü ülkelerle ilişkilerinde
temel haklara verdiği önemin gelişimini ve Türkiye'nin Birlikle
ilişkilerine ana hatlarıyla değindikten sonra hazırlık soruşturmasının
temel haklarla ilişkisine değinmek faydalı olacaktır.
Hazırlık
soruşturması bir suçun işlenip-işlenmediği, işlenmişse suçun faillerinin
kim veya kimler olduğunu tesbite yönelik bir faaliyettir. Hazırlık
soruşturmasının yürütülmesini sağlamak ve kolaylaştırmak için kolluğa
arama, yakalama, ifade alma gibi bir takım yetkiler verilmiştir.
Bu yetkilerin sınırlarının belirlenmesinde ve her bir yetkinin kullanımı
esnasında temel hakların ihlal edilip-edilmediği sorunu gündeme
gelebilir. Dolayısıyla, Topluluğun üçüncü ülkelerle ilişkilerinde
önemli bir unsur olan "temel haklara saygı" ilkesi ile
Türk hukukunun hazırlık soruşturmasını düzenleyen normları ve uygulamanın
bu normlara uygun şekilde yapılması arasında çok yakın bir etkileşim
sözkonusudur. Bu etkileşimin sonucu olarak geride bırakılan yılllar
içerisinde Türk mevzuatında birtakım yasal değişiklikler gerçekleşmiştir.
1992 yılında CMUK da yapılan kapsamlı değişiklikler bu etkileşimin
en belirgin son örneğidir.
Kanunun
gerekçesi ve parlemento tutanakları incelendiğinde Türkiye'nin batıdaki
imajını geliştirme gayreti dikkati çekmektedir. Dönemin Koalisyon
Hükümetini oluşturan siyasi partilerden birisinin grubu adına konuşan
bir milletvekilinin ifadesi, örneğin, "tasarı ülkemize (uluslararası
düzeyde) yöneltilen suçlamalara set çekecek .... düzenlemeleri işermektedir";
"(bu tasarının yasalaşması) Türkiye'yi uluslararası platformda
itibara kavuşturacaktır"; "tasarı .... hukuk sistemimize
yöneltilen eleştirileri durduracak yeni bir anlayış getirmektedir"
şeklindedir.
Yine,
dönemin Adalet Bakanı, bu durumu, "Türkiye, iç hukukunu, tarafı
bulunduğu Paris şartı ve ekleriyle ortaya ortaya konan çağdaş normlara
ve diğer uluslararası sözleşmelere uygun hale getirmelidir";
"bu değişikliklerle, işkence ve işkence iddiaları ortadan kalkacak,
hazırlıktaki alınan ifadeler, geçerli ve inandırıcı olacaktır";
"işkence, bir insanlık suçudur; son yılllarda bu konuda ülkemize
yöneltilen iddilar herkesi rahatsız etmiştir, bunun önlenmesi görevimizdir",
şeklinde Meclis kürsüsünden ifade etmiştir.
Hazırlık
soruşturmasının etkin ve verimli olarak yürütülebilmesi için polisin
birtakım ,yetkilerle donatılması kaçınılmaz olmakla birlikte, bu
yetkilerin aşırı kullanılarak kişi hak ve hürriyetlerinin keyfi
olarak ihlal edilmemesini sağlamak işin bu yetkilerin sınırlarının
belirlenmesi, kullanımlarının sıkı denetime tabi tutulması, ve en
önemli olarakta polise verilen yetkilere denge oluşturacak şekilde
sanığın bir takım haklarla donatılması gereği kendini göstermektedir.
Hazırlık
soruşturması sürecinde sanığın karşılaşabileceği birtakım riskler
sözkonusu olabilir. Örneğin, sanık kötü muameleye maruz kalabilir.
Kötü muamele sanığın vucut bütünlüğüne karsı olabileceği gibi şeref
ve haysiyetine yönelikte olabilir. Benzer şekilde, sanığın ifadesi
soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlı yapacak şekilde tahrif
edilebilir. Bu ve benzeri risklere karşı sanığın korunması ve hazırlık
soruşturması süresince ne olup bittiğinin şüpheye mahal vermeksizin
tam olarak mahkemelerce bilinebilmesini sağlamak için sanığa birtakım
haklar verilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu hakların neler olabileği
veya olması gerektiği hususunda hukuk sistemleri ortak bir görüşe
ulaşamamış olmakla birlikte Avrupa Topluluğuna üye ülkelerin hukuk
sistemlerinin hemen hemen hepsi birtakım temel haklar üzerinde fikir
birliğine varmış bulunmaktadır. 1992 yılında Ceza Muhakemeri Usulü
Kanunu'nda yapılan değişiklikle bu fikir birliğinin bazı unsurları
Türk hukukuna aktarılmıştır. Bunlar sırasıyla ele alınacaktır.
2.
Müdafiin Katılımı
Yakalanan
kişi veya sanığın soruşturmanın her hal ve derecesinde müdafiin
yardımından yararlanabileceği Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu'nun
degişik 136 maddesinde açıkça ifade edilmiştir.
Müdafiin
hukuki yardımından yararlanmak otomatik olarak gerçekleşmemekte,
sanığın bu yönde talepte bulunması gerekmektedir. Talep şartı, hakları
hakkında yeterli bilgisi olmayan, ilk defa soruşturma ile yüzyüze
gelen kişilerin kanunlarca kendilerine tanınan bu haktan gereği
gibi istifade edememelerine yol aşabilecek niteliktedir.
Sanığın
müdafi yardımından yararlanma hakkını kullanabilmesi için bu hakkının
varlığı hakkında bilgi sahibi olması gereğini kanun koyucu büsbütün
dışlamış da değildir. Gerçekten, ifade ve sorgu öncesi sanığın müdafiin
hukuki yardımından yararlanma hakkının bulunduğunun soruşturma ve
kovuşturma organlarınca kendisine bildirilmesini şartı getirilmiş,
dolayısıyla sınırlı bir bildirim yükümlülüğü Türk hukukunca da tanınmıştır.
Sanığın ifadesi alınmadan uzun süre karakolda tutulması durumunda
sanık sahip olduğu hakların varlığı konusunda uzun süre bilgi sahibi
olamayacaktır. Bu nedenle sanığın yakalandığı, veya en geç karakola
getirildiği, anda hakları hakkında kendisine bilgi verilmesi sanık
tarafından sahip olunulan bu hakkı anlamlı kılacaktır. Bu bildirime
ek olarak, karakollara sanıkların müdafiin yardımından istifade
edebilme haklarının olduğunu gösteren ilan ve afişler asılması yoluyla
halkın bilgi sahibi olması sağlanabilir.
Müdafiin
yardımından yararlanma hakkı'nın sadece ödeme gücü olanlara yönelik
bir ayrıcalık olmasının önüne geçilmesi için ödeme gücü sınırlı
olanlara da bu hakkın ücretsiz olarak sağlanması toplumsal adaletin
gereklerindendir. Ceza Muhakemeleri Usulu Kanununun değişik 135/3
maddesi müdafi tayin edebilecek durumda olmayanlara baro tarafından
müdafii tayin edilebileceğini düzenlemiştir. Ancak, bir önceki parağrafta
bildirim yükümlülüğünün zamanı konusunda yapılan eleştiriler baro
tarafından ücretsiz müdafi tayin edilebileceğinin bildirimi yükümlülüğü
içinde geçerlidir.
Müdafi
talep oranı hakkında henüz kapsamlı bir veriye sahip bulunulmamaktadır.
Uzun yıllardır bu hakkın varlığını tanımış ülkelerden biri olan
İngiltere'de yapılan istatisliksel çalışmalar toplam sanıklardan
yüzde 20-25 arasında bir oranın hazırlık soruşturmasında müdafiin
yardımını talep ettiğini ortaya koymuştur. Türkiye'de de bu oran
% 10 civarındadır. Ortada olan gerçek şudur ki; sanıklardan büyük
bölümü, ücretsiz olarakta temin edilebiliyor olmasına rağmen bu
haklarından feregat etmektedirler. Düşük talep oranına birçok faktör
yolaçabilecek niteliktedir ve bu faktörlerin tespiti alan çalışmasını
gerekli kılmaktadır.
Müdafinin
yardımından yararlanma hakkının Türk hukuk sistemince tanınmış olmasının
polisin suç ve suçlulukla mücadelesini olumsuz yönde etkileyeceği
yönünde görüşler ileri sürülmekte ise de, bilimsel araştırmalar
bu iddiaya doğrulamamaktadır. Bilakis, bu hakkın varlığı gerek kolluğa
gerekse sanığa birtakım faydalar sağlayacak niteliktedir.
Sanık
açısından bu hakkın saglayacağı faydalardan bazıları şu şekilde
sıralanabilir.
1)
Hazırlık soruşturmasının yürütülmesi esnasında kolluğun geleneksel
olarak sahip olduğu yetkiler karşısında kollukla sanık arasında
bulunması gereken denge kolluk lehine bozuktu. Müdafiin yardımından
yararlanma hakkı, diğer birtakım güvence ve haklarla birlikte bu
dengenin kurulmasını sağlayabilecek niteliktedir. Dolayısıyla, sanığın
hali hazırda içinde bulunduğu durumu sanık lehine iyileştirdiği
söylenebilir.
2) Polisin, hukukun tanıdığı sınırlar içerisinde de olsa, sahip
olduğu kamu gücünü kullanarak ifade alıyor olmasının sanık üzerinde
sosyal ve psikolojik baskı oluşturduğunu psikolojik araştırmalar
ortaya koymuş bulunmaktadır. Müdafiin hazırlık soruşturmasında hazır
bulunması, sanığın dış dünya ile irtibatının kesilmesi neticesi
maruz kalabileceği psikolojik baskıyı azaltabilecek niteliktedir.
3)
Yukarıda belirtildigi gibi sanık gözaltında bulunduğu süre, içerisinde
ve ifade alma süresince hukukun yasakladığı fakat hemen hemen tüm
hukuk sistemlerinde, pratikte, sıkça karşılaşılan risklerle karşı
karşıya bulunmaktadır. Müdafiinin sanıkla birlikte devamlı karakolda
bulunmasının pratikte mümkün olmaması dolayısıyla sanığın vücut
bütünlülüğüne yönelik kötü muameleye karşı bu hakkın mevcudiyetinin
oynayacağı rol sınırlı kalacaktır. Fakat, sorgulamada müdafiin hazır
bulunması, sanığın ifadesinin soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlandırılacak
şekilde tahrif edilmesi riskine karşı önemli bir güvence oluşturmaktadır.
Müdafiin
hazırlık soruşturmasına katılması polis açısından da birtakım yararlar
sağlayacaktır. Bunlardan bazıları şu sekilde ifade edilebilir.
1)
Müdafi gerek hukuki gerek fiiili durumu polise ve sanığa şüpheye
mahal vermeyecek şekilde açıklayarak sanıkla polis arasında sağlıklı
bir iletişimin kurulmasına veya var olan iletişimin sağlıklı bir
şekilde sürdürülmesine katkıda bulunabilir. İngiltere'de yapılan
deneysel araştırmalar polis memurlarının mudafiinin hazır olduğu
durumlarda sanıktan daha fazla bigi aldıklarını ortaya koymuştur.
2)
Polisin hazırlık soruşturmasında keyfi hareket ettiğine, hukuki
normlara itibar, etmediğine dair gerek yurtiçinde gerek yurtdışında
sık sık yapılan eleştirilere, müdafiin varlığı aşıklık getirecek,
polisi yersiz ithamlara karşı koruyacaktır.
3)
Müdafinin hazırlık soruşturmasına katılması, soruşturmanın gizli
olması dolayısıyla bu aşamada elde edilen delillere karşı yargı
organlarınca duyulan güvensizliği izale ederek, polisin hazırlık
soruşturmasında elde ettiği delillerin güvenilirliğini arttıracaktır.
Teorik
açıdan sanığın müdafiin yardımından yararlanma hakkı yukarıda belirtilen
faydalar sağlayabilecek nitelikte olmakla birlikte, 1992 degişikliği
ile Türk hukukuna getirilen yapının bu amaçlara hizmet edip etmeyeceği
veya ne ölçüde edeceği, tartışma konusu olmaya elverişlidir.
Müdafiin
hukuki yardımından yararlanma hakkının üç farklı ihlal tipi ortaya
konulabilir; Aktif ihlal, pasif ihlal ve yetersiz hukuki yardım
olmak üzere.
Aktif
ihlal, sanığın müdafi talebinin kolluk tarafından yerine getirilmemesidir.
Bu hak mutlak bir hak değildir; bazı durumlarda kısıtlanabilmesi
sözkonusu olabilmektedir. Kısıtlama sebeblerinin varlığı konusunda
yanlış muhakemede bulunulması aktif
ihlali oluşturacaktır. Aktif ihlal halinde sanık müdafiin hukuki
yardımından yararlanma hakkına sahip olduğunun bilincindedir. Bu
bilinç kolluğun bildirim yükümlülüğünü yerine getirmesinden kaynaklanabileceği
gibi sanığın bu hakka sahip olduğu husususunda önceden bilgi sahibi
olmasından da kaynaklabilir.
Aktif
ihlalin hukuka aykırı olarak nitelenebilmesi için müdafiiin katılımına
imkan verilmeme gerekçesi önem kazanabilir. Örneğin, kuryelik yaparak
bu hakkı kötüye kullanmak isteyen müdafiin katılımına izin verilmeyebilir.
Böyle bir iddianın, sanığın hali hazırda aleyhine bulunan deliller,
talep edilen müdafiin kişiliği gibi somut verilerle haklı çıkarılması
gerekir. Müdafiin kuryelik yapma ihtimali olduğu gibi, somut hiçbir
delile dayanmayan genel gerekçelerle bu hak kısıtlanamaz. Müşahhas
bir müdafiin kuryelik yapabileceği konusunda makul şüphe varsa katılıma
izin verilmeyebilir. Ancak böyle bir durumda bile sanığın kuryelik
yapma şüphesi taşımayan başka bir müdafiin hukuki yardımından yararlanmasına
imkan tanınmalıdır.
Pasif
ihlal, kolluğun müdafiin hukuki yardımından faydalanma hakkına sahip
olduğu hususunda sanığa bildirimde bulunmaması durumunda sözkonusudur.
CMUK bildirimde bulunmakla kolluğu yükümlü tutmuştur. Bildirim şartı
umut verici olmakla birlikte pratikte bu düzenlemenin nasıl işlediği
merak konusudur. Avrupa'lı akademisyenlerce yapılan alan çalışmaları
kolluğun bildirim yükümlülüğünü yerine getirmek hususunda gönülsüz
olduğunu ortaya koymuştur. Pasif ihlalde aktif ihlalin doğurduğu
hukuki sonuçları doğurmalıdır. Örneğin, sanığa "ifade alma
işleminin normal olarak yapıldığı gibi müdafi olmaksızın yapılmasına
itirazın var mı" şeklinde soru yöneltilmesi durumunda bildirim
yükümlülüğünün yerine getirildiği söylenemez.
Yetersiz
hukuki yardım ise müdafiin karakoldaki işlemlere katıldığı halde
müdafiin hiçbir hukuki yardımda bulunmaması veya yetersiz hukuki
yardımda bulunması durumunda sözkonusu olabilir. Yetersiz hukuki
yardımın sözkonusu olduğu durumlarda müdafiin katılımı kolluğun
yaptığı işlemleri meşrulaştırmaktan başka bir fonksiyon ifa etmeyecek,
hatta kolluğun bazı usulsuz davranışları müdafiiin katılımından
dolayı görmezlikten gelinebilecektir. Böyle bir durumun ortaya çıkmasının
önüne geçilebilmesi işin müdafiin şeklen katılımı yeterli olmamalıdır.
Müdafii görevini mesleğinin gerektirdiği standartlarda yapmamış
ise, müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiği
kabul edilmelidir. Bu tip ihlalde ihlalin sorumlusu kolluk değil,
müdafidir. Ancak ihlalin kimden kaynaklandığının sanık açısından
önemi olmaması gerekir.
Yetersiz
hukuki yardımın tesbitinde zorlukla karşılaşılabilir. Müdafiin ifade
alma sürecinde sadece not almakla yetinmesi; kolluğun belirsiz,
varsayımsal, mevcut olmayan delillere dayanan sorular sormasına,
sanığın anlaması güç olan hukuki kavramların kullanılmasına; zorba,
küstah veya kabadayıca bir tavır takınrnasına müdafiin seyirci kalması
durumunda yetersiz hukuki yardımdan sözedilebilir.
3.
Yakınlara Heber Verebilme Hakkı
Yakalanan
kişilerin karakolda olduklarını yakınlara bildirmelerine olanak
sağlanmıştır. Yakınlarına karakolda olduklarını haber vermeye hakları
olduğu hususunda sanıklara bildirimde bulunmakla kolluk yükümlü
kılınmışşır. Ancak bu bildirimin kanunda öngörülen zamanlaması yerinde
değildir. İfade alma işlemi öncesi değil, karakola ilk getirildikleri
anda sanıklara bu durum bildirilmelidir.
Yakınlara
karakolda olunduğunun bildirilebilmesi hakkı iki açıdan faydalı
olacaktır. Sanığın yakınlarında sanığın ortadan kaybolması sonucu
doğal olarak oluşacak endişeyi giderecektir. İkinci olarakta, bu
hak müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkının kullanılmasını
kolaylaştıracaktır. Şöyleki, yakınları sanığa müdafi temin etme
konusunda girişimde bulunabileceklerdir.
"Yakınları"
kavramı kan ve sıhri hısımları ile sınırlı olarak yorumlanmamalı,
arkadaşları da kapsayacak şekilde geniş yorumlanmalıdır. Sanığın
karakolda bulunduğunu kendi imkanlarıyla yakınlarına bildirme imkanı
(cep telefonu, telefon kartı, jeton vs) yoksa karakolun imkanlarından
yararlanmasına izin verilmelidir. Ancak, uluslararası veya şehirlerarası
görüşme yapılarak bu imkanın kötüye kullanılmasına fırsat verilmemelidir.
4.
Yardıma Muhtaçlara Zorunlu Müdafi
Sanığın
kişisel bazı özelliklerinden dolayı yetersiz olması durumunda müdafiin
hazırlık soruşturmasına zorunlu katılımı öngörülmüştür. 18 yaşını
bitirmemişler, sağırlar, dilsizler ve kendisini savunamayacak derecede
malul olanlar özel olarak korunulacak kişiler olarak sayılmıştır.
Bu sayım sınırlayıcı olmaktan ziyade örnekleyici niteliktedir. Dolayısıyla
listede yer almayan akıl hastaları, zeka özürlüler, amalar, okuma
yazma bilmeyenlerde aynı kapsamda düşünülmelidir. Zaten, bu kişiler
CMUK m. 138 de ifade edilen "kendini savunamayacak derecede
malul olanlar" kategorisi içerisinde de düşünülebilir.
Anılan
kişilerin sanık olduğu durumlarda müdafiin mecburi katılımını öngörmek
yerine, bu kişilerle bir şekilde bağı bulunan veya bu tür kişilerle
iletişim kurma, ilgilenme hususunda tecrübesi olan kişilerin mecburi
katılımının öngörülmesi kanaatimizce daha yerinde olurdu. Müdafiin
yasal konularda anılan kişilere yardımcı olabilmesi üçüncü kişiler
hazır olmaksızın güçlük arzedecektir. Yardıma muhtaç kişilerin hukuk
sistemince korunabilmeleri için sadece ve tek başına yasal yardım
yeterli değildir.
Bu
kişilerin özel olarak korunmaya çalışılmasının nedeni, baskıya,
yönlendirilmeye, sindirilmeye, yıldırılmaya, gözdağına karşı normal
insanlara oranla daha hassas olmalarıdır. Yardıma muhtaçların ifade
alınması işlemine katılan kişinin sadece gözlemcilikle yetinmemeli,
gerekli yerlerde gerekli uyarıları yapmalı, ifade almanın hakkaniyete
uygun olarak yapılmasını sağlamalı, sanıkla kolluk arasındaki iletişimi
kolaylaştırmalıdır.
5.
Doktor
Sanıkların,
kötü muameleye tabi tutuldukları yönünde ileride ortaya atabilecekleri
iddiaların önüne geçebilmek amacıyla, gözaltına alındıklarında ve
serbest bırakıldığında doktor kontrolünden geçirilmesi uygulaması
görülmektedir. Her yıl 1,5 milyon civarında sanık hakkında hazırlık
soruşturması yapıldığı ve ülkemizdeki mevcut doktor sayısının vatandaşlarımıza
sağlık hizmeti vermekte yetersiz kaldığı gerçeği göz önüne alınacak
olursa bu uygulama büyük bir kaynak israfıdır.
Esas olarak kolluk tarafından yapılan hazırlık soruşturmasına cumhuriyet
savcısı, sulh ceza hakimi, müdafi, sanığın yakınları ve son olarakta
doktor katılımı güvence oluşturacağı düşüncesi ile öngörülmüştür.
Sanığın durumu hakkında birbirinden farklı doktor raporlarından
hangisine itibar edileceği halihazırda mahkemelerin vaktini almaya
başlamıştır. Bu gelişim istikameti, hazırlık soruşturmasının katılımcıları
arasına gelecekte noterlerin de alınacağı izlenimini vermektedir.
Kanaatimizce
şok sayıda kişinin katılımı, hazırlık saruşturmasını kalabalıklaştırmakta,
güvence olmaktan ziyade kötü muamele olması durumunda sorumlunun
kim olduğunun tesbitini güçleştirmektedir. Yapılması gereken, Avrupa'da
olduğu gibi karakollarda gözaltı memurluğu müessesesini ihdas etmektir.
Kolluk mensublarından veya kolluk dışında bazı kişiler gözaltı memuru
olarak görevlendirilmelidir. Bu kişilerin soruşturşma yapmak gibi
bir görevi olmamalıdır. Sanığa haklarını hatırlatmak, haklarını
kullanmasına olanak sağlamak, kötü muameleye maruz kalmasını önlemekle
yükümlü olmalı, bu yükümlülüklerini yerine getirmemesinden dolayı
şahsen sorumlu olmalıdır.
6.
Kayıt
Kolluğun
sahip olduğu yetkileri kullanım şeklinin gözetlenmesi, sanığın kötü
muameleye maruz kalması ve aleyhine delil uydurulması risklerine
karşı önemli bir güvence oluşturacaktır. Bundan dolayı, Türk hukuk
sistemi polisle sanık arasındaki ilişkilerin kayıt edilmesini öngörmüştür.
Örneğin, gözlem altında tutulan kişiler işin gözaltı tutanağı tutulmalıdır.
Bu tutanakta, gözlem altına almanın sebebleri, sanığın ziyaretçileri,
sanığa verilen yiyecekler, yapılan teşhis ve tedaviler, ifade alma
işleminin yapılıp yapılmadığı gibi bilgiler yer almalıdır. Gözaltı
tutanağındaki bütün kayıtlar zamanı ile birlikte yazılmalı ve yazan
kişi tarafından imzalanmalıdır. Sanıktan gözaltı tutanağını imzalaması
istenilmeli, imzadan imtina etmesi halinde bunun nedenleri yazılmalıdır.
İfade
alma işlemi de kolluk tarafından kayıt edilmelidir. Şu anda uygulanan
sistemle sanığın ifadesinin ifade tutanağına aynen geçirilmesi malesef
mümkün olamamaktadır. İfade alan sanığın ifadesini özetleyerek yazdırmakta,
sonuçta sanıktan tutanağı imzalaması istenilmektedir. Bu metodla
ifade alan, isteyerek veya istemeyerek sanığın ifadesinin kendisine
göre tutarsız, ilgisiz gördüğü hususlarını tutanağa yazdırmayacaktır.
Bu tehlikenin sanığın ifade tutanağını okuyup, düzeltmesi ve imza
etmesi mekanizması ile ortadan kalkacağı ileri sürülebilir. Ancak,
sanıklar coğu zaman tutanağı imzalamak dışında bir seçeneklerinin
olduğunun bilincinde değildirler. Ayrıca, sanığın ifade tutanağını
dikkatlice okuyacağını varsaymakta doğru bir beklenti olmayabilir.
Bundan dolayı, ifade tutanaklarının sanıkların beyanlarını yansıtıp
yansıtmadığı tartışmalara konu olmaktadır.
Bu
sorun, ancak ifade alma işleminin teyp veya video kaydının yapılmasıyla
çözülebilir. Teyp veya video kaydının mevcut olması durumunda ifade
alma işleminin nasıl bir havada cerayan ettiği, sanğın ve kolluğun
tam olarak neler söylediğinin sonradan incelenmesine imkan sağlanacaktır.
Kolluğun
ifade alma işlemininin teybe kaydedilmesi önerisi Avrupa'da 1950'li
yıllarda ortaya atılmıştır. 1970'li yıllarda, bu önerinin uygulanabilirliği
konusunda İngiltere'de çok sayıda alan çalışması yapıldı. İfade
alma işleminin teybe kaydedilmesi zorunluluğu 1988 yılında yürürlüğe
girdi. Gelinen bu aşama ile de yetinilmeyerek, ifade alma işleminin
video kaydının yapılması aşamasına geçilmesi için pilot uygulamalar
devam etmektedir. Türkiye de klasik sistemini terkederek bir an
önce bu teknolojik imkandan faydalancak sisteme geçmelidir.
İfade
alma sırasında teyp kaydı tarafların bilgisi dahilinde yapılmalıdır.
Bu işlemde iki kasetli kaydedici cihazlar kullanılmalı; ifade alma
sonunda kasetlerden biri sanık ve müdafiin huzurunda özel bir bandrolle
açılamayacak şekilde yapıştırılmalıdır. İleride ifade almanın içeriği
hakkında herhangi bir uyuşmazlık çıkması halinde, hakim bu orijinal
kasete başvurabilir. Bandrolün üzeri, kolluk, sanık ve müdafi tarafından
imzalanmalıdır. Kolluğun bandrolü aşmaya yetkisi olmamalıdır. Diğer
kaset, kolluk ve savunma tarafından ifade alma işleminin tekrar
dinlenmek istenildiğinde kullanılmalıdır.
Kayıt
yükümlülüğü öngörülmesi, suçluların cezalandırılmasını sağlamaya
yönelik kolluğun yetkileri ile bu yetkilerin kötüye kullanılmasının
önüne geçilmesini öngören güvenceler arasında bir denge oluşturma
çabasının bir sonucudur. Kaydın elektronik olarak yapılması, sanığın
baskıya maruz kalmasına engel oluşturabilir. Aynı zamanda, sanığın
ifadesinin eksik veya yanlış olarak kaydedilmesi de önlenecektir.
Ayrıca, kolluğun ifade alma sırasında sanığa uyguladığı yönünde
yerli yersiz ortaya atılan iddiaların önüne geçilecektir.
7.
Zaman Sınırlaması
Kolluğun
sahip olduğu yetkileri kötüye kullanmaması için öngörülen diğer
bir güvence de sanığın gözlem altında tutulacağı zamanın sınırlandırılması
ve belli aralıklarla gözaltındaki sanığın durumunun kontrolden geçirilmesidir.
Yeni
düzenleme ile sanıklar genel olarak 24 saat göz altında tutulabilirler.
Bu süre aşılmadan sanık hakim önüne çıkarılmalıdır. Hakim gözaltı
durumunun devamına karar verebileceği gibi sanığı serbestte bırakabilir.
Sanığı hürriyetinden mahrum bırakma ancak zorunlu durumlarda olabileceği
için sanığın daha fazla göz altında bulundurulması bir zorunluluğun
sonucu olmalı, böyle bir zorunluluk yoksa sanık serbest bırakılmalıdır.
24
saatlik maksimum gözaltı süresi, toplu suçların sözkonusu olması
durumunda 4 güne kadar uzatılabilir. Bu uzatma kararı C. Savcısı
tarafından yapılabilir. Dört günün ötesinde hakim kararı ile üç
gün daha gözaltı süresi uzatılabilir.
Bu
düzenlemelerle Türk hukuku Avrupa standartlarına getirilmiştir.
Gözlem altında geçirilecek sürelerle ilgili olarak Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi hükümler içermektedir. Sözleşmenin 5. maddesinin
3. fıkrası; "yakalanan yada tutuklanan herkes, hemen bir hakim
yada yargı gücünü kullanmaya yasayla yetkili kılınmış başka görevliler
önüne çıkarılır" şeklindedir.
Bu
fıkrada kullanılan "hemen" ve "yargı gücünü kullanmaya
yasayla yetkili kılınmış başka görevliler" kavramları yoruma
açıktır.
Egue
davasında Komisyon, hakim kararı olmaksızın 4 güne kadar gözlem
altında tutmaya olanak sağlayan milli hukuk normunun Sözleşme'de
öngörülen "derhal" kavramını ihlal etmediğine karar vermiştir.
McGolf davasında ise Divan, hakim kararı olmaksızın 15 gün kişinin
hürriyetinden mahrum bırakılmasını tereddütsüz Sözleşmeye aykırı
buldu. Aynı şekilde, Brogan and Others v. U.K. davasında ise, hakim
kararı olmaksızın 4 gün 6 saat gözaltında bulundurmanın Sözleşmeye
aykırı olduğuna karar verildi. Sözleşme açıkça bir süre öngörmemekle
birlikte, Divan ve Komisyon kararları en fazla 4 günlük bir süre
şartı getirmektedir.
"Başka
görevliler", hakime benzer görevler yerine getiren kişiler
olmalıdır. Cumhuriyet Savcılarının veya yüksek rütbeli kolluk mensuplarının
bu kategoride değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusuna Schiesser
davasında Divan olumsuz yanıt vermiştir.
8.
Beyanın Özgür İrade Sonucu Olması
Özgür
iradenin ne olduğunu açıklamak yerine, CMUK md. 135/A maddesi özgür
iradeyi ortadan kaldıran metodları saymıştır. Somut olarak bazı
metodların özgür iradeyi ortadan kaldıran metodlar olarak sayılması
kuşkusuz uygulayıcılar aşısından faydalıdır. Ancak, özgür iradeyi
ortadan kaldıran tüm metodların tek tek sayılmasına imkan yoktur.
Bu maddede sayılan metodlar özgür iradeyi en belirgin olarak ortadan
kaldıran metodlardır. Belirtilen durumlar dışında da, mesela tehdit
gibi, özgür iradeyi etkileyen durumlar olabilir.
9.
Sonuç
Hazırlık
soruşturması bir suçun işlenip-işlenmediği, işlenmişse suçun faillerinin
kim veya kimler olduğunu tesbite yönelik bir faaliyettir. Hazırlık
soruşturmasının yürütülmesini sağlamak ve kolaylaştırmak için kolluğa
bir takım yetkiler verilmiştir. Bu yetkilerin sınırımı "temel
haklar" oluşturmaktadır. Kolluğun sahip olduğu yetkilerin sınırlarını
aşması veya yasama organınca yetkilerin sınırlarının çok geniş olarak
belirlenmesi durumunda temel hakların ihlali sözkonusu olacaktır.
Avrupa
Topluluğunun temel haklara verdiği önem her geçen gün artmaktadır.
İlk Topluluk Antlaşmalarında vurgulanmayan "temel haklara saygı",
günümüzde Avrupa Topluluğunu oluşturan önemli bir unsur olarak karsımıza
çıkmaktadır.
Hazırlık soruşturması sürecinde sanığın karşılaşabileceği birtakım
riskler sözkonusu olabilir. Örneğin, sanık kötü muameleye maruz
kalabilir. Kötü muamele sanığın vucut bütünlüğüne karşı olabileceği
gibi şeref ve haysiyetine yönelikte olabilir. Benzer şekilde, sanığın
ifadesi soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlı yapacak şekilde
tahrif edilebilir. Bu ve benzeri risklere karşı sanığın korunması
ve hazırlık soruşturması süresince ne olup bittiğinin şüpheye mahal
vermeksizin tam olarak mahkemelerce bilinebilmesini sağlamak için
sanığa birtakım haklar verilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu hakların
neler olabileği veya olması gerektiği hususunda Avrupa Topluluğuna
üye ülkelerin hukuk sistemleri hemen hemen bir fikir birliğine varmış
bulunmaktadır Bu fikir birliği ile Türk hukukunun hazırlık soruşturmasını
düzenleyen normları ve uygulamanın bu normlara uygun şekilde yapılması
arasında çok yakın bir etkileşim sözkonusudur.
Türkiye'nin Avrupa Birligi'ne üye olma yönünde siyasi iradesini
ortaya koyması, hazırlık soruşturması standartlarının da Avrupa
Birligi standartlarına uyumu ihtiyacını gündeme getirdi. Geride
bırakılan yıllarda hazırlık soruşturmasını düzenleyen normlarda
reform niteliginde değişiklikler yapıldı. Bu yasal değişikliklerin
yapılmasında Türkiye'nin Avrupa Birlişi'ne üye olma iradesinin şok
önemli katkısı sözkonusudur. Ancak, anılan yasal değişikliklerle
Avrupa Birliği normlarına uyum yönünde önemli bir adım atılmış olmakla
birlikte, tam olarak uyumun gerçekleştiğini söylenemek zordur; bazı
ek yasa ve uygulama değişiklikliklerine hala ihtiyaç duyulmaktadır.
|