AVRUPA BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLERİN HAZIRLIK SORUŞTURMASINA ETKİSİ*

(The Influence of the relationship between Turkey and European Union on the Turkish Preliminary Criminal Investigation)

ÖZET: Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olma yönünde siyasi iradesini ortaya koyması, her alanda olduğu gibi polis (veya jandarma) tarafından yürütülen hazırlık soruşturmasının da Birlik standartlarına uyumu ihtiyacını gündeme getirdi. Geride bırakılan yıllarda hazırlık soruşturmasını düzenleyen normlarda reform niteliğinde değişiklikler yapıldı. Bu yasal değişikliklerin yapılmasında Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye olma iradesinin etkisi sözkonusumudur? Bu sorunun yanıtı olumlu ise, anılan yasal değişikliklerle Avrupa Birliği normlarına uyum gerşekleşmiş midir, yoksa ek yasal değişikliklere ihtiyaç duyulmakta mıdır?


1- GİRİŞ

Bu çalışmada, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne entegre olabilmek amacıyla hazırlık soruşturmasını düzenleyen normlarda yaptığı veya yapması gereken değişiklikler üzerinde durulacaktır. Önce, konunun daha iyi anlaşılabilmesine olanak sağlamak üzere, fazla ayrıntıya girmeden, bazı ön bilgiler verilecektir.

Avrupa Topluluğunun oluşturulmasına yönelik ilk adım 18 Nisan 1951 de imzalanan Kömür ve Çelik konusundaki Paris Antlaşması ile atıldı. Topluluğun bu ilk Antlaşmasının ilgi odağı "bireyler" den ziyade "halklar" olduğu için temel hakların korunmasına ilişkin özel bir hükme yer verilmedi, genel olarak insan haklarına değinilmekle yetinildi. Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran, 25 Mart 1957 de
imzalanan Roma Antlaşmasında da benzer bir yaklaşım sergilendi.

5 Nisan 1977 tarihli ortak Bildirge'de Avrupa Topluluğu'nun kurumları (Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon) yetkilerini kullanırken temel haklara saygı gösterecekleri hususunda kendilerini bağladılar. Böylece "temel haklara saygı" Avrupa Toplulugunu oluşturan unsurlar arasında yerini aldı. Sonraki yıllarda, Toplulugun dış politikasında da "temel haklara saygı" önemli bir faktör haline geldi. Topluluğa üye devletlerin dışişleri bakanları 21 Temmuz 1986 tarihinde Temel Haklar Deklarasyonunu yayınladılar. Bu Deklerasyonda temel haklara saygının Avrupa'daki işbirlişinin köşe taşlarından biri olduğu, üşüncü ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesinde ve yardımların dağıtılmasında temel haklara saygının özellikle dikkate alınacağı belirtildi. Bu husus 29 Haziran 1991 de Avrupa Zirve'sinin yayınladığı bir bildiriyle de en yüksek düzeyde teyid edildi. 28 Kasım 1991 de Konsey, temel haklara saygı bakımından gösterdikleri performansa göre yardım alan ülkelere farklı uygulamalar yapılmasını karara bağlamıştır. Netice olarak, Avrupa Topluluğunun temel haklara verdiği önem her geçen gün artmaktadır. İlk Topluluk Antlaşmalarında vurgulanmayan "temel haklara saygı", günümüzde Avrupa Topluluğunu oluşturan önemli bir unsur olarak karsımıza çıkmaktadır.

Türkiye'nin Avruşa Birliği'yle (o zamanki ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluşu'yla) ilişkileri 31 Mayıs 1959 tarihinde ortaklık başvurusunda bulunması ile başladı. 12 Eylül 1963 tarihli Ankara Antlaşması, 1973 tarihli Katma Protokol ile devam etti. 12 Eylül askeri müdahalesi ile birlikte ilişkiler AB tarafından askıya alındı. Türk işcilerinin 1 Aralık 1986 tarihinden itibaren Avrupa Birliğinde serbest dolaşımını öngören Protokol hükmü Avrupa Birliği Bakanlar Komitesince yürürlüğe konulmadı. İlişkilere yeni bir ivme kazandırmak amacıyla Türkiye 14 Nisan 1987 tarihinde tam üyelik başvurusunda bulundu. 1988 yılında yayınlanan Walter Raporu Türkiye'nin temel haklar alanında bazı gelişmeler kaydettiğini tesbit etmekle birlikte temel haklar aşısından Türkiye'deki durumu tatmin edici bulmadı.

Birliğin gerek kendi iç işlerinde gerekse üçüncü ülkelerle ilişkilerinde temel haklara verdiği önemin gelişimini ve Türkiye'nin Birlikle ilişkilerine ana hatlarıyla değindikten sonra hazırlık soruşturmasının temel haklarla ilişkisine değinmek faydalı olacaktır.

Hazırlık soruşturması bir suçun işlenip-işlenmediği, işlenmişse suçun faillerinin kim veya kimler olduğunu tesbite yönelik bir faaliyettir. Hazırlık soruşturmasının yürütülmesini sağlamak ve kolaylaştırmak için kolluğa arama, yakalama, ifade alma gibi bir takım yetkiler verilmiştir. Bu yetkilerin sınırlarının belirlenmesinde ve her bir yetkinin kullanımı esnasında temel hakların ihlal edilip-edilmediği sorunu gündeme gelebilir. Dolayısıyla, Topluluğun üçüncü ülkelerle ilişkilerinde önemli bir unsur olan "temel haklara saygı" ilkesi ile Türk hukukunun hazırlık soruşturmasını düzenleyen normları ve uygulamanın bu normlara uygun şekilde yapılması arasında çok yakın bir etkileşim sözkonusudur. Bu etkileşimin sonucu olarak geride bırakılan yılllar içerisinde Türk mevzuatında birtakım yasal değişiklikler gerçekleşmiştir. 1992 yılında CMUK da yapılan kapsamlı değişiklikler bu etkileşimin en belirgin son örneğidir.

Kanunun gerekçesi ve parlemento tutanakları incelendiğinde Türkiye'nin batıdaki imajını geliştirme gayreti dikkati çekmektedir. Dönemin Koalisyon Hükümetini oluşturan siyasi partilerden birisinin grubu adına konuşan bir milletvekilinin ifadesi, örneğin, "tasarı ülkemize (uluslararası düzeyde) yöneltilen suçlamalara set çekecek .... düzenlemeleri işermektedir"; "(bu tasarının yasalaşması) Türkiye'yi uluslararası platformda itibara kavuşturacaktır"; "tasarı .... hukuk sistemimize yöneltilen eleştirileri durduracak yeni bir anlayış getirmektedir" şeklindedir.

Yine, dönemin Adalet Bakanı, bu durumu, "Türkiye, iç hukukunu, tarafı bulunduğu Paris şartı ve ekleriyle ortaya ortaya konan çağdaş normlara ve diğer uluslararası sözleşmelere uygun hale getirmelidir"; "bu değişikliklerle, işkence ve işkence iddiaları ortadan kalkacak, hazırlıktaki alınan ifadeler, geçerli ve inandırıcı olacaktır"; "işkence, bir insanlık suçudur; son yılllarda bu konuda ülkemize yöneltilen iddilar herkesi rahatsız etmiştir, bunun önlenmesi görevimizdir", şeklinde Meclis kürsüsünden ifade etmiştir.

Hazırlık soruşturmasının etkin ve verimli olarak yürütülebilmesi için polisin birtakım ,yetkilerle donatılması kaçınılmaz olmakla birlikte, bu yetkilerin aşırı kullanılarak kişi hak ve hürriyetlerinin keyfi olarak ihlal edilmemesini sağlamak işin bu yetkilerin sınırlarının belirlenmesi, kullanımlarının sıkı denetime tabi tutulması, ve en önemli olarakta polise verilen yetkilere denge oluşturacak şekilde sanığın bir takım haklarla donatılması gereği kendini göstermektedir.

Hazırlık soruşturması sürecinde sanığın karşılaşabileceği birtakım riskler sözkonusu olabilir. Örneğin, sanık kötü muameleye maruz kalabilir. Kötü muamele sanığın vucut bütünlüğüne karsı olabileceği gibi şeref ve haysiyetine yönelikte olabilir. Benzer şekilde, sanığın ifadesi soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlı yapacak şekilde tahrif edilebilir. Bu ve benzeri risklere karşı sanığın korunması ve hazırlık soruşturması süresince ne olup bittiğinin şüpheye mahal vermeksizin tam olarak mahkemelerce bilinebilmesini sağlamak için sanığa birtakım haklar verilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu hakların neler olabileği veya olması gerektiği hususunda hukuk sistemleri ortak bir görüşe ulaşamamış olmakla birlikte Avrupa Topluluğuna üye ülkelerin hukuk sistemlerinin hemen hemen hepsi birtakım temel haklar üzerinde fikir birliğine varmış bulunmaktadır. 1992 yılında Ceza Muhakemeri Usulü Kanunu'nda yapılan değişiklikle bu fikir birliğinin bazı unsurları Türk hukukuna aktarılmıştır. Bunlar sırasıyla ele alınacaktır.

2. Müdafiin Katılımı

Yakalanan kişi veya sanığın soruşturmanın her hal ve derecesinde müdafiin yardımından yararlanabileceği Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu'nun degişik 136 maddesinde açıkça ifade edilmiştir.

Müdafiin hukuki yardımından yararlanmak otomatik olarak gerçekleşmemekte, sanığın bu yönde talepte bulunması gerekmektedir. Talep şartı, hakları hakkında yeterli bilgisi olmayan, ilk defa soruşturma ile yüzyüze gelen kişilerin kanunlarca kendilerine tanınan bu haktan gereği gibi istifade edememelerine yol aşabilecek niteliktedir.

Sanığın müdafi yardımından yararlanma hakkını kullanabilmesi için bu hakkının varlığı hakkında bilgi sahibi olması gereğini kanun koyucu büsbütün dışlamış da değildir. Gerçekten, ifade ve sorgu öncesi sanığın müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkının bulunduğunun soruşturma ve kovuşturma organlarınca kendisine bildirilmesini şartı getirilmiş, dolayısıyla sınırlı bir bildirim yükümlülüğü Türk hukukunca da tanınmıştır. Sanığın ifadesi alınmadan uzun süre karakolda tutulması durumunda sanık sahip olduğu hakların varlığı konusunda uzun süre bilgi sahibi olamayacaktır. Bu nedenle sanığın yakalandığı, veya en geç karakola getirildiği, anda hakları hakkında kendisine bilgi verilmesi sanık tarafından sahip olunulan bu hakkı anlamlı kılacaktır. Bu bildirime ek olarak, karakollara sanıkların müdafiin yardımından istifade edebilme haklarının olduğunu gösteren ilan ve afişler asılması yoluyla halkın bilgi sahibi olması sağlanabilir.

Müdafiin yardımından yararlanma hakkı'nın sadece ödeme gücü olanlara yönelik bir ayrıcalık olmasının önüne geçilmesi için ödeme gücü sınırlı olanlara da bu hakkın ücretsiz olarak sağlanması toplumsal adaletin gereklerindendir. Ceza Muhakemeleri Usulu Kanununun değişik 135/3 maddesi müdafi tayin edebilecek durumda olmayanlara baro tarafından müdafii tayin edilebileceğini düzenlemiştir. Ancak, bir önceki parağrafta bildirim yükümlülüğünün zamanı konusunda yapılan eleştiriler baro tarafından ücretsiz müdafi tayin edilebileceğinin bildirimi yükümlülüğü içinde geçerlidir.

Müdafi talep oranı hakkında henüz kapsamlı bir veriye sahip bulunulmamaktadır. Uzun yıllardır bu hakkın varlığını tanımış ülkelerden biri olan İngiltere'de yapılan istatisliksel çalışmalar toplam sanıklardan yüzde 20-25 arasında bir oranın hazırlık soruşturmasında müdafiin yardımını talep ettiğini ortaya koymuştur. Türkiye'de de bu oran % 10 civarındadır. Ortada olan gerçek şudur ki; sanıklardan büyük bölümü, ücretsiz olarakta temin edilebiliyor olmasına rağmen bu haklarından feregat etmektedirler. Düşük talep oranına birçok faktör yolaçabilecek niteliktedir ve bu faktörlerin tespiti alan çalışmasını gerekli kılmaktadır.

Müdafinin yardımından yararlanma hakkının Türk hukuk sistemince tanınmış olmasının polisin suç ve suçlulukla mücadelesini olumsuz yönde etkileyeceği yönünde görüşler ileri sürülmekte ise de, bilimsel araştırmalar bu iddiaya doğrulamamaktadır. Bilakis, bu hakkın varlığı gerek kolluğa gerekse sanığa birtakım faydalar sağlayacak niteliktedir.

Sanık açısından bu hakkın saglayacağı faydalardan bazıları şu şekilde sıralanabilir.

1) Hazırlık soruşturmasının yürütülmesi esnasında kolluğun geleneksel olarak sahip olduğu yetkiler karşısında kollukla sanık arasında bulunması gereken denge kolluk lehine bozuktu. Müdafiin yardımından yararlanma hakkı, diğer birtakım güvence ve haklarla birlikte bu dengenin kurulmasını sağlayabilecek niteliktedir. Dolayısıyla, sanığın hali hazırda içinde bulunduğu durumu sanık lehine iyileştirdiği söylenebilir.
2) Polisin, hukukun tanıdığı sınırlar içerisinde de olsa, sahip olduğu kamu gücünü kullanarak ifade alıyor olmasının sanık üzerinde sosyal ve psikolojik baskı oluşturduğunu psikolojik araştırmalar ortaya koymuş bulunmaktadır. Müdafiin hazırlık soruşturmasında hazır bulunması, sanığın dış dünya ile irtibatının kesilmesi neticesi maruz kalabileceği psikolojik baskıyı azaltabilecek niteliktedir.

3) Yukarıda belirtildigi gibi sanık gözaltında bulunduğu süre, içerisinde ve ifade alma süresince hukukun yasakladığı fakat hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde, pratikte, sıkça karşılaşılan risklerle karşı karşıya bulunmaktadır. Müdafiinin sanıkla birlikte devamlı karakolda bulunmasının pratikte mümkün olmaması dolayısıyla sanığın vücut bütünlülüğüne yönelik kötü muameleye karşı bu hakkın mevcudiyetinin oynayacağı rol sınırlı kalacaktır. Fakat, sorgulamada müdafiin hazır bulunması, sanığın ifadesinin soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlandırılacak şekilde tahrif edilmesi riskine karşı önemli bir güvence oluşturmaktadır.

Müdafiin hazırlık soruşturmasına katılması polis açısından da birtakım yararlar sağlayacaktır. Bunlardan bazıları şu sekilde ifade edilebilir.

1) Müdafi gerek hukuki gerek fiiili durumu polise ve sanığa şüpheye mahal vermeyecek şekilde açıklayarak sanıkla polis arasında sağlıklı bir iletişimin kurulmasına veya var olan iletişimin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine katkıda bulunabilir. İngiltere'de yapılan deneysel araştırmalar polis memurlarının mudafiinin hazır olduğu durumlarda sanıktan daha fazla bigi aldıklarını ortaya koymuştur.

2) Polisin hazırlık soruşturmasında keyfi hareket ettiğine, hukuki normlara itibar, etmediğine dair gerek yurtiçinde gerek yurtdışında sık sık yapılan eleştirilere, müdafiin varlığı aşıklık getirecek, polisi yersiz ithamlara karşı koruyacaktır.

3) Müdafinin hazırlık soruşturmasına katılması, soruşturmanın gizli olması dolayısıyla bu aşamada elde edilen delillere karşı yargı organlarınca duyulan güvensizliği izale ederek, polisin hazırlık soruşturmasında elde ettiği delillerin güvenilirliğini arttıracaktır.

Teorik açıdan sanığın müdafiin yardımından yararlanma hakkı yukarıda belirtilen faydalar sağlayabilecek nitelikte olmakla birlikte, 1992 degişikliği ile Türk hukukuna getirilen yapının bu amaçlara hizmet edip etmeyeceği veya ne ölçüde edeceği, tartışma konusu olmaya elverişlidir.

Müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkının üç farklı ihlal tipi ortaya konulabilir; Aktif ihlal, pasif ihlal ve yetersiz hukuki yardım olmak üzere.

Aktif ihlal, sanığın müdafi talebinin kolluk tarafından yerine getirilmemesidir. Bu hak mutlak bir hak değildir; bazı durumlarda kısıtlanabilmesi sözkonusu olabilmektedir. Kısıtlama sebeblerinin varlığı konusunda yanlış muhakemede bulunulması aktif
ihlali oluşturacaktır. Aktif ihlal halinde sanık müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkına sahip olduğunun bilincindedir. Bu bilinç kolluğun bildirim yükümlülüğünü yerine getirmesinden kaynaklanabileceği gibi sanığın bu hakka sahip olduğu husususunda önceden bilgi sahibi olmasından da kaynaklabilir.

Aktif ihlalin hukuka aykırı olarak nitelenebilmesi için müdafiiin katılımına imkan verilmeme gerekçesi önem kazanabilir. Örneğin, kuryelik yaparak bu hakkı kötüye kullanmak isteyen müdafiin katılımına izin verilmeyebilir. Böyle bir iddianın, sanığın hali hazırda aleyhine bulunan deliller, talep edilen müdafiin kişiliği gibi somut verilerle haklı çıkarılması gerekir. Müdafiin kuryelik yapma ihtimali olduğu gibi, somut hiçbir delile dayanmayan genel gerekçelerle bu hak kısıtlanamaz. Müşahhas bir müdafiin kuryelik yapabileceği konusunda makul şüphe varsa katılıma izin verilmeyebilir. Ancak böyle bir durumda bile sanığın kuryelik yapma şüphesi taşımayan başka bir müdafiin hukuki yardımından yararlanmasına imkan tanınmalıdır.

Pasif ihlal, kolluğun müdafiin hukuki yardımından faydalanma hakkına sahip olduğu hususunda sanığa bildirimde bulunmaması durumunda sözkonusudur. CMUK bildirimde bulunmakla kolluğu yükümlü tutmuştur. Bildirim şartı umut verici olmakla birlikte pratikte bu düzenlemenin nasıl işlediği merak konusudur. Avrupa'lı akademisyenlerce yapılan alan çalışmaları kolluğun bildirim yükümlülüğünü yerine getirmek hususunda gönülsüz olduğunu ortaya koymuştur. Pasif ihlalde aktif ihlalin doğurduğu hukuki sonuçları doğurmalıdır. Örneğin, sanığa "ifade alma işleminin normal olarak yapıldığı gibi müdafi olmaksızın yapılmasına itirazın var mı" şeklinde soru yöneltilmesi durumunda bildirim yükümlülüğünün yerine getirildiği söylenemez.

Yetersiz hukuki yardım ise müdafiin karakoldaki işlemlere katıldığı halde müdafiin hiçbir hukuki yardımda bulunmaması veya yetersiz hukuki yardımda bulunması durumunda sözkonusu olabilir. Yetersiz hukuki yardımın sözkonusu olduğu durumlarda müdafiin katılımı kolluğun yaptığı işlemleri meşrulaştırmaktan başka bir fonksiyon ifa etmeyecek, hatta kolluğun bazı usulsuz davranışları müdafiiin katılımından dolayı görmezlikten gelinebilecektir. Böyle bir durumun ortaya çıkmasının önüne geçilebilmesi işin müdafiin şeklen katılımı yeterli olmamalıdır. Müdafii görevini mesleğinin gerektirdiği standartlarda yapmamış ise, müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiği kabul edilmelidir. Bu tip ihlalde ihlalin sorumlusu kolluk değil, müdafidir. Ancak ihlalin kimden kaynaklandığının sanık açısından önemi olmaması gerekir.

Yetersiz hukuki yardımın tesbitinde zorlukla karşılaşılabilir. Müdafiin ifade alma sürecinde sadece not almakla yetinmesi; kolluğun belirsiz, varsayımsal, mevcut olmayan delillere dayanan sorular sormasına, sanığın anlaması güç olan hukuki kavramların kullanılmasına; zorba, küstah veya kabadayıca bir tavır takınrnasına müdafiin seyirci kalması durumunda yetersiz hukuki yardımdan sözedilebilir.

3. Yakınlara Heber Verebilme Hakkı

Yakalanan kişilerin karakolda olduklarını yakınlara bildirmelerine olanak sağlanmıştır. Yakınlarına karakolda olduklarını haber vermeye hakları olduğu hususunda sanıklara bildirimde bulunmakla kolluk yükümlü kılınmışşır. Ancak bu bildirimin kanunda öngörülen zamanlaması yerinde değildir. İfade alma işlemi öncesi değil, karakola ilk getirildikleri anda sanıklara bu durum bildirilmelidir.

Yakınlara karakolda olunduğunun bildirilebilmesi hakkı iki açıdan faydalı olacaktır. Sanığın yakınlarında sanığın ortadan kaybolması sonucu doğal olarak oluşacak endişeyi giderecektir. İkinci olarakta, bu hak müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkının kullanılmasını kolaylaştıracaktır. Şöyleki, yakınları sanığa müdafi temin etme konusunda girişimde bulunabileceklerdir.

"Yakınları" kavramı kan ve sıhri hısımları ile sınırlı olarak yorumlanmamalı, arkadaşları da kapsayacak şekilde geniş yorumlanmalıdır. Sanığın karakolda bulunduğunu kendi imkanlarıyla yakınlarına bildirme imkanı (cep telefonu, telefon kartı, jeton vs) yoksa karakolun imkanlarından yararlanmasına izin verilmelidir. Ancak, uluslararası veya şehirlerarası görüşme yapılarak bu imkanın kötüye kullanılmasına fırsat verilmemelidir.

4. Yardıma Muhtaçlara Zorunlu Müdafi

Sanığın kişisel bazı özelliklerinden dolayı yetersiz olması durumunda müdafiin hazırlık soruşturmasına zorunlu katılımı öngörülmüştür. 18 yaşını bitirmemişler, sağırlar, dilsizler ve kendisini savunamayacak derecede malul olanlar özel olarak korunulacak kişiler olarak sayılmıştır. Bu sayım sınırlayıcı olmaktan ziyade örnekleyici niteliktedir. Dolayısıyla listede yer almayan akıl hastaları, zeka özürlüler, amalar, okuma yazma bilmeyenlerde aynı kapsamda düşünülmelidir. Zaten, bu kişiler CMUK m. 138 de ifade edilen "kendini savunamayacak derecede malul olanlar" kategorisi içerisinde de düşünülebilir.

Anılan kişilerin sanık olduğu durumlarda müdafiin mecburi katılımını öngörmek yerine, bu kişilerle bir şekilde bağı bulunan veya bu tür kişilerle iletişim kurma, ilgilenme hususunda tecrübesi olan kişilerin mecburi katılımının öngörülmesi kanaatimizce daha yerinde olurdu. Müdafiin yasal konularda anılan kişilere yardımcı olabilmesi üçüncü kişiler hazır olmaksızın güçlük arzedecektir. Yardıma muhtaç kişilerin hukuk sistemince korunabilmeleri için sadece ve tek başına yasal yardım yeterli değildir.

Bu kişilerin özel olarak korunmaya çalışılmasının nedeni, baskıya, yönlendirilmeye, sindirilmeye, yıldırılmaya, gözdağına karşı normal insanlara oranla daha hassas olmalarıdır. Yardıma muhtaçların ifade alınması işlemine katılan kişinin sadece gözlemcilikle yetinmemeli, gerekli yerlerde gerekli uyarıları yapmalı, ifade almanın hakkaniyete uygun olarak yapılmasını sağlamalı, sanıkla kolluk arasındaki iletişimi kolaylaştırmalıdır.

5. Doktor

Sanıkların, kötü muameleye tabi tutuldukları yönünde ileride ortaya atabilecekleri iddiaların önüne geçebilmek amacıyla, gözaltına alındıklarında ve serbest bırakıldığında doktor kontrolünden geçirilmesi uygulaması görülmektedir. Her yıl 1,5 milyon civarında sanık hakkında hazırlık soruşturması yapıldığı ve ülkemizdeki mevcut doktor sayısının vatandaşlarımıza sağlık hizmeti vermekte yetersiz kaldığı gerçeği göz önüne alınacak olursa bu uygulama büyük bir kaynak israfıdır.
Esas olarak kolluk tarafından yapılan hazırlık soruşturmasına cumhuriyet savcısı, sulh ceza hakimi, müdafi, sanığın yakınları ve son olarakta doktor katılımı güvence oluşturacağı düşüncesi ile öngörülmüştür. Sanığın durumu hakkında birbirinden farklı doktor raporlarından hangisine itibar edileceği halihazırda mahkemelerin vaktini almaya başlamıştır. Bu gelişim istikameti, hazırlık soruşturmasının katılımcıları arasına gelecekte noterlerin de alınacağı izlenimini vermektedir.

Kanaatimizce şok sayıda kişinin katılımı, hazırlık saruşturmasını kalabalıklaştırmakta, güvence olmaktan ziyade kötü muamele olması durumunda sorumlunun kim olduğunun tesbitini güçleştirmektedir. Yapılması gereken, Avrupa'da olduğu gibi karakollarda gözaltı memurluğu müessesesini ihdas etmektir. Kolluk mensublarından veya kolluk dışında bazı kişiler gözaltı memuru olarak görevlendirilmelidir. Bu kişilerin soruşturşma yapmak gibi bir görevi olmamalıdır. Sanığa haklarını hatırlatmak, haklarını kullanmasına olanak sağlamak, kötü muameleye maruz kalmasını önlemekle yükümlü olmalı, bu yükümlülüklerini yerine getirmemesinden dolayı şahsen sorumlu olmalıdır.

6. Kayıt

Kolluğun sahip olduğu yetkileri kullanım şeklinin gözetlenmesi, sanığın kötü muameleye maruz kalması ve aleyhine delil uydurulması risklerine karşı önemli bir güvence oluşturacaktır. Bundan dolayı, Türk hukuk sistemi polisle sanık arasındaki ilişkilerin kayıt edilmesini öngörmüştür. Örneğin, gözlem altında tutulan kişiler işin gözaltı tutanağı tutulmalıdır. Bu tutanakta, gözlem altına almanın sebebleri, sanığın ziyaretçileri, sanığa verilen yiyecekler, yapılan teşhis ve tedaviler, ifade alma işleminin yapılıp yapılmadığı gibi bilgiler yer almalıdır. Gözaltı tutanağındaki bütün kayıtlar zamanı ile birlikte yazılmalı ve yazan kişi tarafından imzalanmalıdır. Sanıktan gözaltı tutanağını imzalaması istenilmeli, imzadan imtina etmesi halinde bunun nedenleri yazılmalıdır.

İfade alma işlemi de kolluk tarafından kayıt edilmelidir. Şu anda uygulanan sistemle sanığın ifadesinin ifade tutanağına aynen geçirilmesi malesef mümkün olamamaktadır. İfade alan sanığın ifadesini özetleyerek yazdırmakta, sonuçta sanıktan tutanağı imzalaması istenilmektedir. Bu metodla ifade alan, isteyerek veya istemeyerek sanığın ifadesinin kendisine göre tutarsız, ilgisiz gördüğü hususlarını tutanağa yazdırmayacaktır. Bu tehlikenin sanığın ifade tutanağını okuyup, düzeltmesi ve imza etmesi mekanizması ile ortadan kalkacağı ileri sürülebilir. Ancak, sanıklar coğu zaman tutanağı imzalamak dışında bir seçeneklerinin olduğunun bilincinde değildirler. Ayrıca, sanığın ifade tutanağını dikkatlice okuyacağını varsaymakta doğru bir beklenti olmayabilir. Bundan dolayı, ifade tutanaklarının sanıkların beyanlarını yansıtıp yansıtmadığı tartışmalara konu olmaktadır.

Bu sorun, ancak ifade alma işleminin teyp veya video kaydının yapılmasıyla çözülebilir. Teyp veya video kaydının mevcut olması durumunda ifade alma işleminin nasıl bir havada cerayan ettiği, sanğın ve kolluğun tam olarak neler söylediğinin sonradan incelenmesine imkan sağlanacaktır.

Kolluğun ifade alma işlemininin teybe kaydedilmesi önerisi Avrupa'da 1950'li yıllarda ortaya atılmıştır. 1970'li yıllarda, bu önerinin uygulanabilirliği konusunda İngiltere'de çok sayıda alan çalışması yapıldı. İfade alma işleminin teybe kaydedilmesi zorunluluğu 1988 yılında yürürlüğe girdi. Gelinen bu aşama ile de yetinilmeyerek, ifade alma işleminin video kaydının yapılması aşamasına geçilmesi için pilot uygulamalar devam etmektedir. Türkiye de klasik sistemini terkederek bir an önce bu teknolojik imkandan faydalancak sisteme geçmelidir.

İfade alma sırasında teyp kaydı tarafların bilgisi dahilinde yapılmalıdır. Bu işlemde iki kasetli kaydedici cihazlar kullanılmalı; ifade alma sonunda kasetlerden biri sanık ve müdafiin huzurunda özel bir bandrolle açılamayacak şekilde yapıştırılmalıdır. İleride ifade almanın içeriği hakkında herhangi bir uyuşmazlık çıkması halinde, hakim bu orijinal kasete başvurabilir. Bandrolün üzeri, kolluk, sanık ve müdafi tarafından imzalanmalıdır. Kolluğun bandrolü aşmaya yetkisi olmamalıdır. Diğer kaset, kolluk ve savunma tarafından ifade alma işleminin tekrar dinlenmek istenildiğinde kullanılmalıdır.

Kayıt yükümlülüğü öngörülmesi, suçluların cezalandırılmasını sağlamaya yönelik kolluğun yetkileri ile bu yetkilerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmesini öngören güvenceler arasında bir denge oluşturma çabasının bir sonucudur. Kaydın elektronik olarak yapılması, sanığın baskıya maruz kalmasına engel oluşturabilir. Aynı zamanda, sanığın ifadesinin eksik veya yanlış olarak kaydedilmesi de önlenecektir. Ayrıca, kolluğun ifade alma sırasında sanığa uyguladığı yönünde yerli yersiz ortaya atılan iddiaların önüne geçilecektir.

7. Zaman Sınırlaması

Kolluğun sahip olduğu yetkileri kötüye kullanmaması için öngörülen diğer bir güvence de sanığın gözlem altında tutulacağı zamanın sınırlandırılması ve belli aralıklarla gözaltındaki sanığın durumunun kontrolden geçirilmesidir.

Yeni düzenleme ile sanıklar genel olarak 24 saat göz altında tutulabilirler. Bu süre aşılmadan sanık hakim önüne çıkarılmalıdır. Hakim gözaltı durumunun devamına karar verebileceği gibi sanığı serbestte bırakabilir. Sanığı hürriyetinden mahrum bırakma ancak zorunlu durumlarda olabileceği için sanığın daha fazla göz altında bulundurulması bir zorunluluğun sonucu olmalı, böyle bir zorunluluk yoksa sanık serbest bırakılmalıdır.

24 saatlik maksimum gözaltı süresi, toplu suçların sözkonusu olması durumunda 4 güne kadar uzatılabilir. Bu uzatma kararı C. Savcısı tarafından yapılabilir. Dört günün ötesinde hakim kararı ile üç gün daha gözaltı süresi uzatılabilir.

Bu düzenlemelerle Türk hukuku Avrupa standartlarına getirilmiştir. Gözlem altında geçirilecek sürelerle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümler içermektedir. Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası; "yakalanan yada tutuklanan herkes, hemen bir hakim yada yargı gücünü kullanmaya yasayla yetkili kılınmış başka görevliler önüne çıkarılır" şeklindedir.

Bu fıkrada kullanılan "hemen" ve "yargı gücünü kullanmaya yasayla yetkili kılınmış başka görevliler" kavramları yoruma açıktır.

Egue davasında Komisyon, hakim kararı olmaksızın 4 güne kadar gözlem altında tutmaya olanak sağlayan milli hukuk normunun Sözleşme'de öngörülen "derhal" kavramını ihlal etmediğine karar vermiştir. McGolf davasında ise Divan, hakim kararı olmaksızın 15 gün kişinin hürriyetinden mahrum bırakılmasını tereddütsüz Sözleşmeye aykırı buldu. Aynı şekilde, Brogan and Others v. U.K. davasında ise, hakim kararı olmaksızın 4 gün 6 saat gözaltında bulundurmanın Sözleşmeye aykırı olduğuna karar verildi. Sözleşme açıkça bir süre öngörmemekle birlikte, Divan ve Komisyon kararları en fazla 4 günlük bir süre şartı getirmektedir.

"Başka görevliler", hakime benzer görevler yerine getiren kişiler olmalıdır. Cumhuriyet Savcılarının veya yüksek rütbeli kolluk mensuplarının bu kategoride değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusuna Schiesser davasında Divan olumsuz yanıt vermiştir.

8. Beyanın Özgür İrade Sonucu Olması

Özgür iradenin ne olduğunu açıklamak yerine, CMUK md. 135/A maddesi özgür iradeyi ortadan kaldıran metodları saymıştır. Somut olarak bazı metodların özgür iradeyi ortadan kaldıran metodlar olarak sayılması kuşkusuz uygulayıcılar aşısından faydalıdır. Ancak, özgür iradeyi ortadan kaldıran tüm metodların tek tek sayılmasına imkan yoktur. Bu maddede sayılan metodlar özgür iradeyi en belirgin olarak ortadan kaldıran metodlardır. Belirtilen durumlar dışında da, mesela tehdit gibi, özgür iradeyi etkileyen durumlar olabilir.

9. Sonuç

Hazırlık soruşturması bir suçun işlenip-işlenmediği, işlenmişse suçun faillerinin kim veya kimler olduğunu tesbite yönelik bir faaliyettir. Hazırlık soruşturmasının yürütülmesini sağlamak ve kolaylaştırmak için kolluğa bir takım yetkiler verilmiştir. Bu yetkilerin sınırımı "temel haklar" oluşturmaktadır. Kolluğun sahip olduğu yetkilerin sınırlarını aşması veya yasama organınca yetkilerin sınırlarının çok geniş olarak belirlenmesi durumunda temel hakların ihlali sözkonusu olacaktır.

Avrupa Topluluğunun temel haklara verdiği önem her geçen gün artmaktadır. İlk Topluluk Antlaşmalarında vurgulanmayan "temel haklara saygı", günümüzde Avrupa Topluluğunu oluşturan önemli bir unsur olarak karsımıza çıkmaktadır.

Hazırlık soruşturması sürecinde sanığın karşılaşabileceği birtakım riskler sözkonusu olabilir. Örneğin, sanık kötü muameleye maruz kalabilir. Kötü muamele sanığın vucut bütünlüğüne karşı olabileceği gibi şeref ve haysiyetine yönelikte olabilir. Benzer şekilde, sanığın ifadesi soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlı yapacak şekilde tahrif edilebilir. Bu ve benzeri risklere karşı sanığın korunması ve hazırlık soruşturması süresince ne olup bittiğinin şüpheye mahal vermeksizin tam olarak mahkemelerce bilinebilmesini sağlamak için sanığa birtakım haklar verilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu hakların neler olabileği veya olması gerektiği hususunda Avrupa Topluluğuna üye ülkelerin hukuk sistemleri hemen hemen bir fikir birliğine varmış bulunmaktadır Bu fikir birliği ile Türk hukukunun hazırlık soruşturmasını düzenleyen normları ve uygulamanın bu normlara uygun şekilde yapılması arasında çok yakın bir etkileşim sözkonusudur.

Türkiye'nin Avrupa Birligi'ne üye olma yönünde siyasi iradesini ortaya koyması, hazırlık soruşturması standartlarının da Avrupa Birligi standartlarına uyumu ihtiyacını gündeme getirdi. Geride bırakılan yıllarda hazırlık soruşturmasını düzenleyen normlarda reform niteliginde değişiklikler yapıldı. Bu yasal değişikliklerin yapılmasında Türkiye'nin Avrupa Birlişi'ne üye olma iradesinin şok önemli katkısı sözkonusudur. Ancak, anılan yasal değişikliklerle Avrupa Birliği normlarına uyum yönünde önemli bir adım atılmış olmakla birlikte, tam olarak uyumun gerçekleştiğini söylenemek zordur; bazı ek yasa ve uygulama değişiklikliklerine hala ihtiyaç duyulmaktadır.

main | articles | books