İNSAN HAKLARI İHLALLERİNDE YÖNELİMLER: BASKIDAN HİLEYE

GİRİŞ


Suç işleyenlerin adalet önüne çıkarılarak hak ettikleri şekilde cezalandırılabilmeleri için öncelikle yapılması gereken delillerin toplanılmasıdır. Ceza yargılamasında delillerin toplanıldığı aşama ise hazırlık soruşturması olarak isimlendirilmekte ve suçun işlendiği yerin kentsel veya kırsal alan olup olmamasına bağlı olarak Polis veya Jandarma tarafından yapılmaktadır. Soruşturmanın etkin ve verimli olarak yapılabilmesi için arama, yakalama, gözaltında tutma, ifade alma gibi bir takım yetkilerle Polis ve Jandarmanın (kısaca kolluğun) donatılması kaçınılmaz olmaktadır. Ancak kolluğun bu yetkilerini her zaman kendisine tanınan çerçeve içinde kullanmadığı, zaman zaman yetkilerini aştığı, hatta bazen yetkilerini kötüye kullandığı görülebilmektedir. Dolayısıyla, insan haklarının koruyucusu olması gereken kolluk, insan hakları ihlalcisi konumuna düşebilmektedir.

Kolluğun insan hakları ihlalcisi olduğu durumlarda iki temel saikle hareket ettiği gözlemlenebilmektedir; suçlu varsaydığı kişileri cezalandırma ve delil elde etme. Hukuk sistemleri suçluları cezalandırmanın usul ve esaslarını açıkça düzenlemişlerdir. Mevcut düzenlemelerin suçluları cezalandırma konusunda kolluğa herhangi bir yetki vermesi söz konusu değildir. Delil elde etme, soruşturmanın temel amacı ve kolluğun görevi olmakla birlikte insan hakları ihlallerini meşrulaştırıcı bir mazereti olamaz. Kolluk insan haklarına saygılı kalarak delil elde etme görevini yerine getirmelidir.

İnsan haklarına saygının kolluğun delil elde etmesini olumsuz yönde etkilediği, dolayısıyla toplumun suçlulukla mücadele refleksini zayıflattığı yönündeki yanlış anlayış maalesef hala yaşamaktadır. Bu yanlış anlayışın bir sonucu olarak, suçluları yakalamak ve cezalandırabilmek için gerekli delillerin elde edilebilmesini sağlamak için kolluk insan hakları ihlallerine başvurabilmektedir.

Kolluğun insan hakları ihlalcisi olmasının önüne geçilebilmesi amacıyla 1992 yılında Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu'nda esaslı değişiklikler yapıldı. Benzer hükümler Türk hukukundan daha önce diğer Avrupa ülkelerinde de yürürlüğe konulmuştur. İngiliz hukukunda, örneğin, içtihat şeklinde önceden de mevcut bulunan benzer normlar 1984 yılında kanun formunu alarak 1986 yılında "Polis ve Cezai Delil Kanunu"(PACE) olarak yürürlüğe girmiştir.

Yürürlüğe giren bu hükümler kolluğun insan haklarını ihlal etmesi olgusu üzerinde nasıl bir etki doğurmuştur. Bu tebliğde, anılan yasal düzenlemelerin insan hakları ihlallerinin ne ölçüde önüne geçebildiğinden ziyade, insan hakları ihlallerinin niteliklerinde yeni hükümlerin yapabileceği değişikliklerin irdelenmesi amaçlanmıştır. Özellikle, PACE in yürürlük tarihinden günümüze kadar İngiliz polisinin delil elde etmek amacıyla başvurduğu insan hakları ihlal yöntemlerinde meydana gelen nitelik değişiklikleri incelenmek suretiyle Türk kolluğunun insan hakları ihlal metotlarında meydana gelebilecek muhtemel nitelik değişiklikler ortaya konulmaya çalışılacaktır.

GELENEKSEL İHLAL TİPİ: BASKI

Hiç kimsenin kendisini veya yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yönde delil göstermeye zorlamayacağı 1982 Anayasasının 38/5 maddesi ile güvence altını alınmıştır. Zorlayıcı, baskıcı yöntemler suçsuz bir kimsenin dahi kendisini suçlaması sonucunu doğurabilmesinin yanında kişinin özgür iradesine yönelik ciddi bir müdahale oluşturur.

İşkence, insanlık dışı muamele, aşağılayıcı muamele ve zor kullanma tehdidi gibi davranışlar baskı kavramı içinde yer alır. Sadece cismen eza veren davranışlar değil, vücuda ve akli sağlığa yönelen bütün tecavüzler baskı kavramına dahildir. Baskı kavramı içerisinde yer alan işkence, kötü muamele, insanlık dışı muamele, aşağılayıcı muamele gibi davranışlar arasındaki sınırı belirlemek her zaman kolay değildir. Nitekim, İrlanda v. İngiltere davasında İngiliz polisince ifade alma esnasında kullanılan ve doktrinde "beş teknik"olarak isimlendirilen, kol ve bacaklar açık olarak duvara yaslanmaya zorlama, kafaya koyu torba geçirilmesi, sürekli yüksek gürültüye maruz bırakma, uyumanın önlenmesi, yeterli yiyecek verilmemesi uygulamaları, Avrupa İnsan Hakları Komisyonunca 'işkence' olarak nitelendirildiği halde Avrupa İnsan Hakları Divanı tarafından 'insanlık dışı muamele' olarak algılanmıştır.

İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine göre işkence; fiziksel veya ruhsal olarak 'ağır' acı veya ızdırap veren fiildir. Zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleler de işkence yoğunluğuna ulaşarak işkence olarak nitelendirilebilir. Zalimane muamele, fiziksel veya ruhsal olarak ızdırap verici; insanlık dışı muamele, insanlık kişiliği ve duygusunu önemli derecede incitici; aşağılayıcı muamele ise, bir kimsenin namus, şöhret ve haysiyetine saldırı niteliği taşıyan her türlü davranışlardır.

İnsan hakları ihlallerinin cezai sorumlulukları açısından baskı oluşturan davranışların kendi aralarındaki sınır önem taşımaktadır. Ancak, bu tebliğ açısından, baskı oluşturan davranışların kendi aralarındaki sınır değil, bir kitle olarak baskı oluşturan davranışın oluşma sınırı önem arz etmektedir. Örneğin, R v. Fulling davasında sanık bayan, erkek arkadaşının başka bir kadınla kendisini aldattığını ve her ikisinin de yandaki hücrede olduklarının polis tarafından kendisine söylenmesi üzerine o ortamda bulunmasının tahammül edilemez ölçüde kendisine sıkıntı verdiğini ve oradan uzaklaşmak için suçu üstlendiğini iddia etmiştir. Temyiz mahkemesi, sanık bayanın iddiaları doğru olsa bile bu durumda baskının varlığından bahsedilemeyeceğine karar vermiştir.

Yargı kararlarıyla zaman zaman çeşitli baskı uygulamaları tespit edilmektedir. İngiliz kamuoyu tarafından yaygın olarak tartışılan ve polisin soruşturmalarda tavır değiştirmesi gerektiğini açıkça ortaya koyan bazı davalar yakın geçmişte büyük yankılar utandırmıilardır. Guildford Four , Birmingham Six , Judith Ward , Tottenham Three bunlardan sadece bazılarıdırG

Guildford Four Davası

İngiltere'nin Surrey kentinin Guildford kasabasında 5 Ekim 1974 tarihinde IRA iki 'pub' ı hedef alan bombalı saldırı düzenlemiştir. Her iki mekana da görev dışında olan askerler takılmaktaydılar. İlk patlama 5 kişinin ölümüne 57 kişinin yaralanmasına; ilkinden 35 dakika sonra gerçekleşen ikinci patlama ise, sadece yaralanmalara sebep oldu. Beş hafta sonra Londra'nın güneyinde Woolwich kasabasında benzer niteliklere sahip başka bir mekana bombalı saldırı düzenlenerek 2 kişinin ölümüne, 27 kişinin yaralanmasına sebep olundu.

Woolwich patlaması Birtanya ana kıtasında o sonbaharda gerçekleştirilen 60. patlamaydı. Bundan dolayı, sorumluları yakalaması için polis büyük bir baskı altındaydı. Son patlamadan üç hafta sonra genç bir İrlandalı olan Paul Hill, Sauthampton şehrinde yakalandı. Bu yakalamaya yol açan nedenlerin ne olduğuna ilişkin açıklamalar tezat oluşturmakla birlikte, en makul teori, Kuzey İrlanda istihbarat birimleri tarafından Hill'in isminin Southampton polisine bildirilmiş olmasıdır. İfadesi alınması için Guildford'a götürülen Hill 24 saat içinde bombalı eylemi yaptığını itiraf etti ve suç ortağı olarak iki kişinin- Gerard Conlon ve Patrick Armstrong- isimlerini verdi. Bunun üzerine tutuklanan Conlon, iki gün içinde bombalama eylemini yaptığını itiraf etti ve suç ortakları olarak Armstrong ile onun kız arkadaşı Carole Ridhardson'un isimlerini verdi. Bunun üzerine tutuklanan Armstong ve Richardson iki gün içinde bombalama fiilini itiraf ettiler.

1974 tarihli Terörle Mücadele Kanunu hükümleri uyarınca sanıklar tutuklama sonrası günlerce avukatları ile görüştürülmediler. Guildford şehrindeki bombalama eylemini gerçekleştirdikleri ithamıyla yargılanan sanıkların aleyhine mevcut tek delil kendilerinin yazılı ve imzalı itiraflarından ibaretti. Savunma, bu itirafların baskı sonucu elde edildiğini ileri sürdü; ifadelerde yer alan tutarsızlıklara, gerçek dışılıklara ve sanıkların ifadelerinin birbirleri ile tutarsız olduklarına dikkat çekti. Örneğin, bombaların nerede hazırlandığı sorusuna üç sanık farklı yerler söylemiş, dördüncüsü ise hatırlamadığını belirtmiştir. Polis ifade elde etmek için baskı kullandığı iddialarını reddetmiş; savcılık ise, ifadelerdeki tutarsızlık ve yanlışlıkların bilinçli olarak yapıldığını iddia etmiştir. Dört sanıkta patlama anında başka yerde olduklarına dair delil getirmişler ancak bu delillere juri tarafından itibar edilmemiş ve her biri ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılmışlardır. Dosya temyiz aşamasında iken 1977 yılında iki IRA üyesinin bu olayı üstlendiğine dair delil dosyaya eklenmiş, ancak yüksek mahkeme 4 sanığın kurtarılması için kasıtlı olarak olayın üstlenildiği mülahazasıyla mahkumiyeti onamıştır.

Mahkumiyeti müteakiben bu kişilerin masum olduklarını ortaya koymak için kampanyalar başlatılmış ve yıllarca sürdürülmüştür. Nihayet 1989 yılında içişleri bakanı dosyayı temyiz mahkemesine bir daha incelenmek üzere göndermeye ikna edilmiştir. İçişleri Bakanı itirafların elde edilme şartlarını incelemek üzere de görevlendirme yapmıştır. Bu araştırma sonunda itirafların elde edildiği şartlar hakkında polisin yalan söylediği ortaya çıkmıştır. Temyiz mahkemesi, mahkumiyetin polis delillerinin güvenilirliğine bağlı olduğunu ve yeni ortaya çıkan materyallerin polis delillerinin güvenilirliğini şüpheye düşürdüğü gerekçesi ile mahkumiyet hükmünü ortadan kaldırmıştır. 14 yıl cezaevinde kaldıktan sonra, 19 Ekim 1989 da sanıklar serbest bırakılmışlarsır.

Diğer davalarda da benzer gelişmeler yaşanmıştır. Örneğin, Birmingham Six davasında, 21 Kasım 1974 tarihinde bir 'pub' ın bombalanarak 21 kişinin ölümüne, birçok kişinin yaralanmasına yol açılması üzerine altı sanık tutuklanmışlardır. Sanıklardan dürdü bombalama eylemini üstlendikleri itiraflarını imzalamışlar, diğer ikisi de kendilerini suçlayıcı ifadeler vermişlerdir. Duruşmada ifadelerin baskı sonucu elde edildiği savunmasına itibar edilmeyerek sanıklar ömür boyu hapse mahkum edilmişlerdir. Bu sanıklarında masum olduklarına dair uzun kampanyalar yürütülmüş ve 16 yıl cezaevinde yattıktan sonra Guıildford Four davasındakine benzer gerekçelerle bu sanıklar da 14 Mart 1991 de serbest kalmışlardır. Judith Ward davasında sanık 18 yılını cezaevinde geçirdikten sonra mahkumiyetine sebeb olan itirafın baskı sonucu elde edildiği anlaşılarak serbest bırakılmıştır. The Tottenham Three davasında ise, çalıntı eşyaları ele geçirmek amacıyla Kuzey Londra'da polisin bir evde arama yapması esnasında evde bulunan bayan kalp krizi geçirerek ölmüştür. Bunun üzerine mahallede çıkan olaylarda 30 ile 50 kişi arasındaki bir grup kalabalık bir bayan polis memuruna saldırarak öldürmüşlerdir. Bu cinayetin sorumlusu olarak gözaltına alınan üç kişi -Winston Silcott, Engin Raghip ve Mark Braithwaite- kendi itiraflarına dayanılarak mahkum edilmişledir. Ancak bu itirafların elde edilmesinde baskı kullanıldığının temyiz aşamasında anlaşılması üzerine sanıklar serbest bırakılmışlardır.

Baskı içeren davranışlara Yargıtay kararlarında da rastlamak mümkündür. Bu kararlardan sadece birkaçına değinilmekle yetinilecekdir.

Tuzlu Bulamaç Davası

Yargıtay tarafından kabul olunan oluşa göre, Toros dağlarında gömülü olduğu rivayet edilen defineyi bulmak amacıyla Ali, Mustafa ve Mehmet isimli kişilerin izinsiz kazı yaptıkları ve altın buldukları ihbarının bir köylü tarafından yapılmasıyla olaya adı karışan üç köylü Jandarma karakoluna getirilmiştir. Bu kişilerin altın bulma iddiasını inkar etmeleri üzerine altınların yerini söyletmek amacıyla el ve ayak parmakları ile cinsel organlarına cereyan verip, dövmek, sövmek suretiyle baskıcı yöntemler uygulanmasına başlanılmıştır. Sonuç alınamaması üzerine karakolun bağlı bulunduğu Merkez Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Faik'in emri ile sanıklar merkeze getirilmiştir. Yüzbaşı, sanıkları ayakları demire dayalı ve havada, başları yerde, elleri arasında olacak şekilde durdurtmuş, düşenlere kızıp küfrederek ve vurarak yeniden baş aşağı durmalarını sağlamış, yere düşen sanıklardan birisini döverek, başına tekme atarak feci şekilde yaralamıştır. Olay yerine gelen Bölük Komutan Muavini Teğmen Ayhan, komutanından sanıkları kendisinin konuşturması için müsaade almış ve sanıkların karnına, başına yumruklarla vurup hayalarını kıvırmış, penislerinden tutup sağa-sola çekiştirmiş ve oradaki su havuzuna başlarını sokarak havasız bırakmıştır. Sanıklar adliyeye sevk edilmeden darp edilmedikleri ve sıhhatli olduklarına ilişkin rapor alınmak üzere Adli Tabipliğe götürülmüşlerdir.

Adli tabip Ziya getirilenleri muayene etmeden "patalojik bulgu yok" şeklinde rapor tanzim etmiş ve kendisinin bu olayı aydınlatabileceğini söylemiştir. Bunun üzerine olayı aydınlatmak üzere adli tabip Ziya resmi yazıyla görevlendirilmiştir. Bu yazıyı alan doktor gece 24.00 da Başçavuş Gazi ile buluşarak Jandarma Karakoluna gelerek Başçavuş ve erlere tuz ve un getirmelerini söylemiştir. Temin olunan tuz ile unu karıştırarak bulamaç haline getirip kaynattıktan sonra, soğutup huzura getirtmiş, maktüllerin direnmelerini dövmek ve coplamak suretiyle kırarak erlerinde yardımı ile sanıklara kusturuncaya kadar zorla yedirmiştir. Bu esnada ayrıca bir kaptan diğer bir kaba su boşaltarak sanıkların su arzularını kamçılamıştır. Bu işlem sabaha kadar sürdürülmüş perişan hale gelerek kendilerini kaybeden sanıklar bahçeye çıkartılıp başlarına su dökülerek kendilerine gelmeleri sağlanmaya çalışılmış ancak netice alınamamıştır, Sanıklar birer ikişer saat ara ile peş peşe ölmüşlerdir.

Yargıtay kararlarında rastlanan diğer baskı örneklerinden bazıları da; "..cürmünü söyletmek maksadıyla mağduru yere yıkarak deyneklerle bayıltıncaya kadar dövmek." ; "jandarma erlerinin amirlerinin gözetim ve denetimi altında mağduru falakaya yatırıp ayaklarına sopa ile vurmaları" ; "hırsızlıktan sanık kişilerin karakol nezarethanesinde suçlarını söyletmek ve suç yerinin gösterilmesini sağlamak ve delilleri saptamak için görevli polis tarafından giysileri tamamen soyularak, bedenlerine soğuk su döküp copla dövülmeleri, kıçlarına cop sokmaya yeltenilmesi ve bedenlerinin göbek bölgesi de dahil sigara ateşiyle yakılarak dağlanması" ; "hırsızlık fiili sanığının bu eylemi itiraf etmesi için üç gün nezarethanede alıkonulması ve 'yedi gün işine engel olur' biçimde polis tarafından aralıklarla dövülmesi" ; "ikrar elde etmek için sanığı nezarete alıp, saçlarından tutup duvara vurmak" ; "suçta kullanılan tabancayı elde etmek ve saklanılan yeri söyletmek için sanığı bir ağaca kollarından asmak"; "cürmü söyletmek için sopa ile döverek, yedi gün iş ve gücüne mani olacak şekilde, sağ akapular bölgede 10 cm. çapında, her iki glutealde geniş ekimoz, sağ el bileğinde ödem meydana getirmek" şeklindedir.

Yargıtay kararlara konu olan baskıcı fiiller tür olarak , ıslatma, dövme, yakma gibi, çok çeşitlidir. Bu fiillerin bedende bırakacağı etkiler -yanık, kırık-çıkık, anüs yırtığı, ekimoz gibi-, ruhsal etkileri, iş ve güçten alıkoyma süreleri, doğurdukları hayati tehlike, yarattıkları sonuçlar -ölüm, sürekli veya geçici yaralanma gibi- farklılık arz etmektedir.

Bu olaylar ve davalar, ceza adaleti sisteminde kolluğun soruşturma metotları ve kolluğun elde ettiği delillerin güvenilirliğinin temelden sorgulanmasına neden olmuştur. Bundan dolayı, her iki ülkede de büyük çaplı yasal değişiklikler yapılmıştır.

İngiltere'de 1984 yılında kanunlaşarak 1986 yılında yürürlüğe giren "Polis ve Cezai Delil Kanunu" (PACE), sanığın baskıya maruz kalmasının önlenebilmesi için ifade alma süresince avukatın hazır bulunabilmesi, sanığın yakınlarına sanığın gözaltı durumunun bildirilmesi, ifade alma işleminin teybe kaydedilmesi gibi çok detaylı hükümler öngörmüştür. Nitekim, PACE in yürürlüğe girdiği tarihten sonra İngiliz temyiz mahkemesi kararlarında baskıcı metotlara ilişkin örneklere rastlamak güçleşmiştir. PACE'in yürürlüğe girmesinden sonraki on yıllık döneme ilişkin temyiz mahkemesi kararlarını taramalarımızda baskıcı yöntemle ilgili sadece tek bir karara, Paris Davası , rastlayabilmemiz mümkün olabilmiştir. Bu davada sanık, uzun süre birlikte yaşadığı ancak öldürülmeden kısa bir süre önce kendisini terk eden bir fahişenin öldürülmesinden sorumlu olduğu şüphesiyle tutuklanmıştır. Sanığın 13 saat süren sorgusunun tamamı teyp kasetine (19 kaset) kaydedilmiştir. Son kasetler sanığın suçu işlediğine ilişkin itirafları içermektedir. Bu itirafların baskı neticesi elde edildiği yönündeki savunmaya ilk derece mahkemesinde itibar edilmeyerek sanık mahkum edilmiştir. İfadenin kaydedildiği kasetleri inceleyen temyiz mahkemesi, sanığın itiraf etmeden önce en az üç yüz kez kendisine itham edilen suçu reddettiğini, ancak 18. kasetten itibaren suçu itiraf etmeye ikna edildiğini tespit etmiştir. Neticede, temyiz mahkemesi üç yüz kere ithamı reddeden sanığa suçu itiraf etmesi için hala telkinde bulunulmasının açıkça baskı oluşturduğu kararını vermiştir.

Kuşkusuz, Paris davası dışında baskı uygulamaları içeren ancak temyiz mahkemesine çeşitli sebeplerle ulaşmayan başka davalarda mevcut olabilir. Ancak, aynı on yıllık dönemde polisin hileye başvurarak sanık haklarını ihlal etmesine ilişkin dava sayısının hayli kabarık olması dikkat çekicidir. Bu davalardan bazıları aşağıda irdelenecektir.

Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu da 1992 yılında yapılan değişiklerle, 1984 yılında İngiltere'de PACE ile yapılan değişikliklere benzer hükümler Türk hukukuna kısmen kazandırılmıştır. Yasa değişikliği ile konumuz açısından getirilen önemli yeniliklere kısaca değinmek yerinde olacaktır. Yeni düzenlemeyle hakim huzuruna çıkarılmadan kişinin polis ve jandarma tarafından özgürlüğünden mahrum edilebileceği süre kısaltılmıştır. 128. maddede yapılan değişiklikle yakalanan kişilerin üçten az olması durumunda hakim önüne çıkarma süresi eskisi gibi 24 saat olarak muhafaza edilirken, üç veya daha fazla kişinin katılımıyla işlenen toplu suçlarda bu sürenin, önceden olduğu gibi 15 güne kadar değil, cumhuriyet savcısının yazılı emriyle 4 güne kadar, cumhuriyet savcısının talebi ve sulh hakiminin kararıyla da sekiz güne kadar uzatılabilmesi kabul edilmiştir. Ayrıca, hakim önüne çıkarmadan alıkoyma süresinin uzatılabilmesinin nedenleri de sınırlandırılmıştır. 136. maddede soruşturmanın her safhasında sanıkların müdafiin yardımından faydalanmak hakları tanınmıştır. Yeni düzenlemeyle soruşturmanın her safhasında müdafi sanıkla görüşebilecek, ifade ve sorgu süresince yanında olabilecek ve hukuki yardımda bulunabilecektir. Yeni eklenen 135/A maddesi ise, ifade verenin ve sanığın beyanlarının özgür irade sonucu olması gereğini belirttikten ve özgür iradeyi ortadan kaldırıcı çeşitli yöntemlere (kötü muamele, işkence, zorla ilaç verme, aldatma, yorma, bedensel cebir ve şiddette bulunma, bazı araçlar uygulama, kanuna aykırı bir menfaat vaad etme) başvurulmasını yasakladıktan sonra, bu yasağa uyulmaması halinde elde edilen ifadelerin değerlendirme dışı kalacağını hükme bağlamıştır.

HİLE
Soruşturmacının, gerçeği tahrif ederek veya gizleyerek veya gerçek olmayan hususları gerçekmiş gibi takdim ederek sanığı hataya sevkeden her türlü davranışı hile olarak isimlendirilebilir. İngiliz temyiz mahkemesine PACE'in yürürlüğe girmesinden sonra ulaşan ve hileli metotlar içeren davalardan bazı örneklerin ele alınmasının hile olgusunun somutlaştırılmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Colin Stagg Davası
Rachel Nickell isimli kadın Wimbledon' da yeşil bir alanda yürüyüş yaparken iki yaşındaki oğlunun gözleri önünde 49 yerinden bıçaklanarak öldürülmüştür. Suçun işleniş tarzı ve olay mahalli, psikologlar tarafından incelenerek katilin kişilik yapısı hakkında bazı tesbitler yapılmıştır. Kişilik profilinin medya vasıtası ile yerel halka duyurulması üzerine Julie Pines isimli bir kadın, bir süredir mektup arkadaşlığı ettiği Colin Stagg'ın cinsel fantaziler içeren mektuplarını polise teslim etmiştir. Mektupları inceleyen psikologlar, Colin Stagg'ın Wimbledon cinayetini işleyen katil olabileceği kanaatine ulaşmışlardır. Bunun üzerine, 54 kişinin görev aldığı bir operasyon planlanarak uygulamaya konulmuştur. Julie, son bir mektup yazarak kendisinin ülke dışına çıkmasından dolayı mektup arkadaşlığına devam edemeyeceğini, Lizzie James isimli bir arkadaşı ile isterse mektuplaşabileceğini Colin Stagg'a bildirmiştir. Lizzie genç bir polis memuresidir. Colin, Lizzie ile yazışmaya başlamış ve porno unsurlar da içeren mektupları ile Colin'i kendisine aşık etmiştir. Lizzie'nin mektupları Psikolog uzmanların denetiminde kaleme alınmakta ve örtülü bazı testler de içermektedir. Katilin Colin olduğu yönünde psikologların kanaatlerini bu yazışmalar güçlendirmiştir. Operasyonu planlayan ve yürüten polis ve psikologlar sanığın birkaç hafta içerisine suçu itiraf edeceği beklentisi içerisindedirler, ancak bu beklenti gerçekleşmeyince operasyon yedi ay devam etmiştir. Lizzie, kendisinin genç bir kadın ve çocuğunun cinsel taciz ve öldürülmesine karıştığını, benzer tecrübelere sahip birisi ile ancak sex yapabileceğini ve hayat boyu birlikte olabileceğini Colin'e defalarca söyleyerek Colin'in Wimbledon cinayetini üstlenmesini sağlamaya çalışmıştır. Mektuplarla netice alınamaması üzerine önce telofon görüşmeleriyle, daha sonrada yüzyüze görüşülerek operasyona devam edilmiştir. Ancak, hem seks hem de kalıcı bir ilişki teklifi, hayatında hiç kız arkadaşı olmamış ve seks yapmamış olan Colin'e cinayeti itiraf ettirememiştir.

Christou & Wright Davası
Londra'da yaygınlaşan mücevher hırsızlığı ile mücadele etmek ve hırsızları yakalamak amacıyla sivil polisler tarafından işletilen "Stardust Jevellers" isimli bir mücevherci dükkanı açılmıştır. Çalıntı mücevherlerin alındığı imajı etrafa bilinçli olarak yayılmıştır. Dükkanın değişik yerlerine ses ve görüntü kayıt cihazları yerleştirilerek tüm alış-veriş işlemleri kaydedilmiştir. Çalıntı olduğu sanılan mücevherleri getirenlerin belli bölgelere dokunmaları sağlanarak parmak izleri elde edilmiş, mücevherleri nereden aldıklarına dair sorular sorulmuştur. İki yıl devam eden bu operasyon sonunda çok sayıda kişi mahkemeye sevkedilmiştir.

Bailey & Smith Davası
İfade alma esnasında susma hakkını kullanan iki sanık, gizli dinleme cihazları ile donatılmış bir hücreye kendi aralarında konuşurlarken işledikleri suçları itiraf edebilecekleri düşüncesi ile konulmuştur. Sanıkların gizli dinleme yapılması olasılığından şüphelenip ihtiyatlı konuşmalarını önlemek için polis memurları iki sanığın aynı hücreye konulmasını sanıkların önünde tartışma konusu yapmışlardır. Memurlardan birisi bu uygulamaya karşı çıkıyor görünürken diğer bir taraftar oluyor görüntüsü vermiştir. Amaçlamnan gerçekleşmiş, sanıklar suçlarını itiraf da içeren konuşmalar yapmışlardır.

Williams & O'Hare Davası
Araçlara yönelik yüksek oranda suç işlenen bir bölgede polis, sigara kartonları yüklü bir kamyoneti dikkatsiz, sahipsiz bir görüntüde pencereleri açık olarak bir sokağa bırakılmış görüntüsü vermiştir. Oradan geçmekte olan Williams ve O'Haro durumdan istifade etmek için kamyonetin içine girdiklerinde yakalanarak mahkemeye sevkedilmişlerdir.

Mason Davası
Sanığın avukatına polis tarafından sanığın parmak izlerinin sabotajda kullanılan şişe parçaları üzerinde bulunduğu, gerçek olmadığı halde, söylenmiştir. Bu durum karşısında avukatın sanığa suçu itiraf etmesinin sahip olunan en iyi seçenek olduğunu söylemesi üzerine sanık işlediği iddia edilen suçu itiraf etmiştir.

Smurthwaite & Gill Davası
İki ayrı olay ve iki ayrı dava olmasına rağmen benzerliklerinden dolayı temmyiz aşamasında dosyalar birleştirilerek ortak bir karara bağlanılmıştır. Smurthwaite isimli sanık karısını, Gill isimli sanık ise kocasını öldürtmek üzere kiralık katil arayışı içerisine girmişlerdir. Bu arayışı bir şekilde haber alan polis, kiralık katil rolünde sanıklarla irtibat kurmuştur. Sanıklarla polis arasındaki pazarlıklar ve görüşmeler gizlice kaydedilmiş ve mahkemeye delil olarak sunulmuştur.

Beycan Davası
İngiliz vatandaşı olmayan sanık Beycan'a polis karakoluna getirildiğinde "normal uygulama olarak yaptığımız gibi avukat hazır olmaksızın ifadenin alınması onaylıyormusun" şeklinde bir soru yöneltilmiştir. İngiliz hukukuna göre sanık avukatın hukuki yardımından faydalanma hakkı bulunduğu konusunda bilgilendirilmelidir. Belirtilen ifade tarzında bildirim hile içermektedir.

Delil elde etmeye yönelik kolluk faaliyetlerini gizli ve hileli olup olmamaları açısından dört farklı kategoride ele almak mümkündür. Bunlardan ilki, açık ve hilesiz faaliyetlerdir. Bu faaliyetler, mağdur veya tanık tarafından suçun kolluğa bildirilmesi üzerine yapılan, suç tutanağı tanzim etme, ifade alma, arama, elkoyma gibi işlemlerden oluşur. İkincisi, kolluğun pasif olarak dinleme veya izleme yapmasını içeren gizli ancak hilesiz faaliyetlerdir. Üçüncüsü, açık ancak hileli faaliyetlerdir. Kolluk mensubu olduğu aşikar olan görevlinin sanığı suçunu itiraf etmesi için kandırması bu tür faaliyetlerdendir. Beycan ve Mason davalarında yaşanan olaylar bunun tipik örnekleridir. Dördüncüsü ise, hem gizli hemde hileli faaliyetlerdir. Colin Stagg, Christou & Wright, Bailey & Smith, William & O'Hare, Smurthwaite & Gill davaları bu kategorin örneklerini oluşturmaktadır. Hile içermelerinden dolayı üçüncü ve dördüncü kategorideki faaliyetler ele aldığımız konu açısından önem taşımaktadırlar.

Açık ancak hileli faaliyetlerde hile, sanığın hukuki konularda aldatılması şeklinde olabileceği gibi olay hakkında hataya düşürülmesi şeklinde de olabilir. Beycan davasında olduğu gibi avukatın hukuki yardımından yararlanılmamasının İngiliz hukuk sisteminde kural olduğu şeklinde polisin yaptığı bildirim hukuki bir konuda sanığın aldatılmasıdır. Diğer bir hukuki aldatma örneği de, sanığa suçunu rahatça itiraf edebileceğinin, çünkü bu fiilin yürürlükteki hukuka göre hiçbir cezayı gerektirmediğinin ya da sadece para cezasını gerektirdiğinin söylenmesidir. Olay hakkında hile ise, abartma veya basite alma şeklinde karşımıza çıkabilmekteddir. Mason davasında olduğu gibi olmayan delilleri varmış gibi göstererek, suç ortağının, etmediği halde, suçu itiraf ettiği ve sanığı ele verdiği söylenerek, parmak izi, kan damlası, saç kılı gibi fiziksel delillerin olay mahallinde bulunduğu söylenerek, yalan makinası sonucunun sanığın suçluluğunu gösterdiği belirtilerek sanıktan itiraf elde edilmeye çalışılması durumlarında abartma sözkonusudur. Diğer taraftan basite alma ise, ithamın ciddiyetini küçük göstererek sanığa gerçek olmayan bir rahatlık duygusu vererek gerçekleştirilebileceği gibi, sanığa sempati ve anlayış gösterilmesi, işlenen fiilin moral olarak haklı çıkarılması şeklinde de sağlanabilir. Örneğin, cinayet suçu sanığına mağdurun yaşadığının söylenmesi, tecavüz suçu sanığına mağdurun fiile rıza gösterdiği, zimmet suçu sanığına ücretlerin ve çalışma şartlarının çok kötü olmasının fiilin asıl sorumlusu olduğunun söylenilmesi gibi. Hem abartma hem de hafife alma sanığa suçu itiraf etmesinin hiçbir öneme sahip olmadığı imajını vermektedir. Abartmada sanığa her halükarda cezalandırılacağı duygusu, hafife almada ise, itiraf edip etmediğine bakılmaksızın fiilinden dolayı cezalandırılmayacağı duygusu verilir.

Dördüncü kategori olarak ele alınan hem gizli hemde hileli matotlara geleneksel olarak maüduru olmayan suçlarda yaygın olarak başvurulmaktaydı. Uyuşturucu, sex gibi konuları içeren mağdursuz suçlar karşılıklı rıza ile işlendiğinden dolayı kamu makamlarına gelerek şikayetçi olan ve delil sunan bir mağdur çoğu kez mevcut bulunmamaktaydı. Bundan dolayı, bu gibi suçlarda gizli ve hileli yöntemlerle mücadele edilmesi bir zorunluluk olarak kabul edilmiştir. Ancak son zamanlarda gizli ve hileli metotlara, karşılıklı rıza ile işlenen suçlar dışında kalan diğer suçların takibi içinde sıkça başvurulmaya başlandığı gözlemlenmektedir.

CMUK 135/A maddesi ile getirilen, sanığın beyanda bulunma hususundaki özgür iradesinin hileyle ortadan kaldırılamayacağı ve hile sonucu elde edilen itirafın değerlendirme dışı kalacağı hükmü dışında kolluğun hileye başvurmasını yasaklayan bir norm Türk mevzuatında mevcut değildir. Hile, sadece itiraf delili elde etmek için kullanılabilecek bir yöntem değildir. Diğer delillerin elde edilmesi için de hileli yöntemlere başvurulabilir.

Hileye başvurma yasağının uygulanacağı alanı sınırlı tutma çabalarını gözlemlemek mümkündür. Örneğin, bazı hilelerin izin verilebilir olduğu görüşünü Yenisey "hile" ile "hilecik" arasında bir ayırım yaparak ortaya koymuştur. Bu ayırımı Yenisey tarafından şu şekilde örneklendirerek somutlaştırmıştır; ifadesi alınmak üzere gözaltına alınan kişinin nezerethanede gerçekte polis olan bir kişinin konularak sanıktan bilgi sağlamasını "hilecik" olarak nitelerken başka bir odadan gelen kadın çığlıklarını sanığın duyması sağlanarak, sanığa bu çığlıkların gerçek dışı olarak karısına ait olduğu ve konuşmazsa karısına gerekenin yapılacağının söylenmesini "hile" olarak nitelemiştir. Ancak, hilecik olarak nitelenen ilk örnekte çok ciddi bir ihlal sözkonudur. Gözaltına alınan sanığın ifadesinin nasıl alınacağı Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu'nda konuya verilen önemden dolayı çok ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Hilecik olarak nitelenen olay, kanunun öngördüğü birtakım güvencelerin devreden çıkarılmasına olanak sağlayacaktır ki, bu durumun kabül edilebilmesi mümkün değildir.

Kınanabilir ve kamu menfeatine aykırı olmayan hileli metodların olup olmadığı, varsa hileli metotların izin verilen sınırlarının neler olduğu hakkında herhangi bir yasal hüküm mevcut değildir. Bu alanda acil düzenleme yapma ihtiyacı sözkonusudur.

SONUÇ

İnsan haklarına saygının kolluğun suçlulukla mücadelesini olumsuz etkilediği, suçluları yakalayabilmek ve cezalandırabilmek için kuralların belli ölçüde "görmezlikten gelinmesi" gerektiği, herkesin sıkça işittiği yaygın iddialardır. Bu anlayışın savunucularına göre kolluk faaliyetleri suç olgusu ile bir savaştır; insan hakları konsepti bu savaşı engellemek için hukukçular ve gönüllü insan hakları kuruluşlarının ortaya attıkları engellemelerdir. Bu anlayış tarihte yaşamış, maalesef hala da yaşamaktadır. Göstericileri dağıtmak için aşırı güç kullanılması, gözlem altına alınan kişiden bilgi alabilmek için baskı uygulaması eğilimlerinin var olduğu kolaylıkla gözlemlenebilir.

Bu yanlış anlayış ortadan kaldırılmalıdır. Kolluğun kuralları görmezlikten gelmesinin birçok olumsuz pratik sonuçları söz konusudur. Şöyle ki, toplumun kolluğa duyduğu güven azalır veya kaybolur. Toplumsal huzursuzluğa yol açar. Koğuşturmanın etkinliğini önler. Kolluğu toplumdan izale eder. Suçluların cezasız kalmasını sağlar. Hükümet üzerinde uluslararası siyasi baskı ve medya baskısı oluşturur.

Diğer taraftan, kolluğun insan haklarına saygılı olması kolluğun daha etkin olmasına yol açar. Bu anlamda yasal ve etik bir gereklilik olmasının yanında, kolluğun insan haklarına saygılı olması pratik bir zorunluluktur. Kolluğun insan haklarına saygı gösterdiği, taraftar olduğu ve hatta savunduğu toplum tarafından görüldüğü zaman toplumun kolluğa olan göveni tesis edilir ve toplumsal işbirliği gelişir. Aynı şekilde, şikayetler ve uyuşmazlıkların barışcı çözümüne katkı sağlanır. Koğuşturma mahkemede başarılı olur. Kolluk toplumun değerli bir sosyal işlev yerine getiren bir parçası olarak görülür. Adaletin adil işlemesi sağlanarak adli sisteme güven artar. Toplumun diğer bireyleri için kanunlara saygı modeli oluşturur. Uluslararası toplumun, siyasi kurumların ve medyanın desteği sağlanır.
Korku ve kaba güce dayanmayan onura, profesyonelliğe ve yasallığa dayanan bir kolluk yapısı oluşturulmalıdır. Kolluk insan haklarının kaçınılmaz ihlalcisi olmak yerine insan hakları mücadelesinin ilk saftaki savunucusu olmalıdır.

Arzu edilen bu duruma maalesef pratikte her zaman rastlanamamaktadır. Dünyanın her yerinde kolluğun insan hakları ihlallerine rastlanabilmektedir. Ancak, ihlallerin niteliğinde bir değişimi gözlemlemek mümkün olabilmektedir. Bu değişimin istikameti baskıdan hileye yöneliktir.
Özellikle İngiliz temyiz mahkemesine yansıyan davalar incelendiğinde, baskı yoluyla insan hakları ihlallerinde azalma gözlemlenirken, hileli yollarla insan hakları ihlallerinde artış olduğu görülmektedir. Bu değişimin en önemli sebeblerinden birisi 1984 yılında yasalaşarak 1986 da yürürlüğe giren "Polis ve Cezai Delil Kanunu" dur. Bu kanunda getirilen yeniliklere benzer hükümler içeren kanunlaştırma hareketi ülkemizde 1992 yılında Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu'nda yapılan değişiklikle gerçekleştirilmiştir. Türk kolluğunun insan hakları ihlal metodlarında da İngiltere'deki değişime benzer bir değişim yaşanması beklenilebilir. Bundan dolayı, hileli metotlara başvurma açısından kolluğun hareket alanının ne olması gerektiği bir an önce normatif düzenlemeye kavuşturulmalıdır.

main | articles | books